İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bitmeyen Yalnızlığımız

Meşhur meseldir, küçük balıklar büyük balığa sormuşlar: Su diye bir şey varmış, adını çok duyduk ama kendisini hiç görmedik, sen yerini bilirsen bize gösterir misin? Büyük balık cevap vermiş: Siz bana sudan başka bir şey gösterin ki, ben de size suyu göstereyim.

Önceleri ne zaman bir şeyler karalayayım desem, hemencecik yalnızlık gelirdi aklıma, şimdilerdeyse ona dair bir şey pek yazamıyorum. Benden size yalnızlığı anlatmamı isterseniz, ben de size cevap olarak, siz bana yalnızlıktan başka bir şey gösterin ki, ben de size yalnızlığı anlatayım derim.

Yalnızlığımızı düşündükçe, biz insanları birer bilimkurgu filmi kahramanına benzetirim. Görünüşe bakılırsa hepimiz bir arada yaşarız,  fakat buna rağmen gerçekte her birimiz kendi beynimizin ürettiği yakın ya da uzak fakat mutlak farklı bilinç dünyaların tutsaklarından farksızızdır.

İnsan her şey olur da, ne yapsa bir başkası olamaz, hatta bir an önceki kendisi bile olamaz. Bu açıdan bakınca, her farklı bilinç dünyası ayrı birer tecrit hücresini andırır. Ortak anlamlarda uzlaşarak uydurduğumuz kelimeleri kullanır ve birbirimize ancak kendi bilincimizin duvarları ardından seslenebiliriz, Kelimelerin anlamlarında mutabakata varmış olsak da, yorumlamalar yine bize aittir. Hücreden hücremize duyduğumuz hiçbir sesi olduğu gibi anlamayız ve seslendiğimiz hiçbir sesin de nasıl anlaşıldığından emin olamayız. Gördüklerimiz, dokunduklarımız, seslendiklerimiz belki de birer hayalden ibarettir ve bizler gözümüzü açtığımızda duvarlardan başka hiçbir şeye rastlamayacağızdır. Gelgelelim bir o kadar da muhtacızdır o hayallere, çünkü hayallerimizi yitirirsek sadece duvarlar kalır geriye ve hiçbir kelimeye ihtiyaç duymadan bize ölümü bağırır duvarlar, varlık vehmimiz içinde. Duvarları kırmaya çalışmak bir cinnet göstergesi sayılır. Duvarlarla savaşırken hayal kurma yetimizi yitirir ve bambaşka bir sefaletin meydan yerinde buluruz kendimizi.

Ben de böyle sefil bir hayat yaşıyorsam, biliyorum ki, sebebi sadece yalnızlığımla boğuşma çabamdır. İnsanın asla yenemeyeceği bir şeyle mücadele etmesi bir tür delilik emaresi değil de, nedir? Ondan kurtulmaya çalışırken bugüne kadar, kim bilir ne cehennemlerden geçmişimdir. Sağıma bakarım o, soluma dönerim o. Başkalarının cehennem olduğu bir dünyada, bir başkasına sığınmakta aramışımdır teselliyi.

Biri olacaktın sen, kelimelerim tükendiğinde beni anlayan; biri olacaktın sen, ben sustuğumda beni savunan; biri olacaktın sen, ben düştüğümde beni tutup kaldıran ve biri olacaktın sen soğuyan ellerimi ısıtan. O sendin ki, bana düşmanları unutturacak sevgilerin vardı. Bir bakışınla kırılırdı buzlar, sessizlikler ısınırdı sesinle. Sahi neredeydin sen?

Şimdiye göre daha genç olduğum zamanlarda yalnızlığımı, canımı acıtan bir kıymık gibi kalbimin bir yerine batan, benden ayrı bir şey gibi düşünürdüm; zaman geçtikçeyse onun benim varoluşumla bütünleşik olduğunu kavrar oldum. Eksi aklıma göre, sanki birileri vardı yanımda olması gerekirken yanımda olmayan ve ben onlar olmadığı kendimi yalnız hissediyordum. Sonralarıysa bu düşüncem değişti, çünkü hayatımı birileri girip çıktı ve benim hislerim buna rağmen aynı kalmıştı. Besbelli ki o kaçınılmazdı insan için.

Öyleyse neden hala birisiyle olmak istiyordum?.. Çünkü yalnızlığımdan asla kurtulamayacağımı bilsem de, yalnızlığımı biraz olsun unutturacak oyalanmalara ihtiyacım vardı. Yine de bu hiç de kolay değildi; bazen birliktelik dediğiniz şeyin her türlüsü, öyle labirentli bir yere götürürdü ki bizi, sonrasında susamışların suyu özlediği gibi tekrar yalnızlığı özler olurduk. Yalnızlık sessizliğe benzerdi ve sessizlik koyulaştıkça gürültüye dönerdi.

Yalnızlığımızdan en bizar olduğumuz zamanlarda bile, yine ona ihtiyaç duyabilmemiz, aslında anlaşılır bir şeydi; çünkü ancak yalnızlıkta biriktirdiklerimizle kalabalıkların arasında gerçekten anlamlı bir yer edinebileceğimizi hissederdik. Hayatın yalnızlık durakları kendimizi yenileme yerleriydi. Etrafımızdaki en kesif kalabalıklara rağmen, durup durup içimize dönme mecburiyetimiz bundandı. Duyduklarımızı yeniden düşünüp tartar ve bir sonraki kalabalıklara bir şeyler biriktirirdik.

Ne kazanırsam kişisel birikim adına, kendimce bunun verimli sahası ancak yalnızlığım oluyordu. Kalabalıkların rüzgârına tam anlamıyla direnebilecek bir yalnızlığın antrenmanı olmadığını biliyordum; fakat hiç hazırlanmadan çıkmam halinde ise daha ilk esintide darmadağın olacağımı düşünürdüm. Ancak bir yer geliyordu ki, yalnızlık dayanılmaz oluyordu. Yalnızlık kötüydü kötü olmasına ama onun zıddını her kalabalık arasında da bulma imkânı yoktu. İkincil ilişkilerin sahteliğinden, birincil ilişkilerin sıcaklığına sığınabilmek için evlenmeyi isterdim.

Bir kıza âşık olduğunuzda onunla hayatı paylaşmayı istemek tabiidir, fakat ben uzun yıllardır hiç kimseyi sevmemiş olmama rağmen, yine de evlenmeyi istemem kulağa tuhaf geliyordu. Karşıma çıkan bir kadının biraz dış görünüşüne bakıp, biraz da birkaç davranışını inceleyip hızlıca onunla evlenebileceğime karar veriyordum. İnsanlar ise bunu garip karşılıyordu, çünkü evlilik kararı ciddi bir karar olduğundan, öncesinde uzun uzadıya düşünüp tartılması gerektiğine inanıyorlardı. Bunun için de mutlaka belli bir müddet geçmesi lazımdı. İnsan ancak birini gerçekten sevdiğinde onunla yaşamayı isterdi. Belli bir yaşa gelip yalnızlık bahanesiyle evlenmeyi düşünmek, olmayan bir şeyi arzulamaya benziyordu. Olmayan birinin yokluğundan şikâyet etmek saçmaydı. Oysa durum bence öyle basit değildi, bana göre özel birini beklemek yarım yalnızların işiydi. Bazıları yeni birine alışmakta ve ondan çabucak vazgeçmekte hiç de zorluk çekmezlerdi ama ben onlardan değildim. Birisi hayatımda olmayınca, senelerce hiç kimse hayatımda olmazdı. Yalnızlık denizine açılmak, benim için birlikteliğin emniyet duygusunu gözden tümüyle kaybetmek demekti. Cemil Meriç’in dediği gibi bir yerine gelinirdi ki yalnızlığın, iblis elini uzatsa minnetle sıkardı insan. Bu hakikat benim için de geçerliydi muhakkak. Ben de artık az çok böyle bir yere varmış ve insanlar arasında çok büyük ayrımlar olmadığını düşünmeye başlamıştım. İnsana, ben bu kadını seviyorum ve o diğer herkesten daha farklı hissini aşılayan aşk denen duygunun bir yanılsama olduğunu ve insanın az çok beğendiği ve anlaşabildiği biriyle, çok bir aksi durum olmadıkça,  yaşayabileceğini düşünüyordum. İnsanın hayatını paylaşacağı kişinin özel biri olması elzem değildi.

Her şeye rağmen insanın adeta kendisi için yaratılmış o özel kişiyi beklemesi gerektiğini düşünüyor musunuz? Peki, bizim için özel biri sizce gerçekten var ve birliktelik denilen şey mukadder yalnızlığımızı unutmaktan daha fazlası mı? Bana sorarsanız bir insanın bir insanla bütünleşmesi daima belli bir hududa kadar olur. Birinin bizi ne kadar iyi anladığını sanırsak sanalım hep bir başkasına daha ihtiyacımız olduğunu hissetmemiz de bundandır. Bazıları bizi bir diğerinden daha çok anlayabilse de, geride mutlaka anlaşılmamız parçalarımız kalır içimizde. Üstelik daha kötüsü, tahdit sadece başkalarıyla yakınlaşmalarımıza ait değildir, kendimizle ilişkimize de tabiat bir sınır çizmiştir. Kendimizi sevmediğimizi söyleriz ki bu söz içimizden iki kişi çıkarıp birinin diğeri yanında yalnız bırakabildiğimizi gösterir. Esasen öyle durumlar da vardır ki, artık anlaşılmayı da beklemez olur, soranlara “yok bir şeyim” deyip geçmeyi yeğleriz. Biliriz ki yanımızdaki tırnak ucu acımızı olsun alamaz bizden. Acıyı paylaşmak demek, şefkatin mutluluğuyla acıyı biraz olsun hafifletmek demektir yalnızca.  Heidegger’in dediği gibi: Hiç kimse alamaz bizim elimizden ölümlülüğümüzü, uğrumuzda ölmeyi göze alanlar bile.

Yorumlar kapatıldı.

Bitmeyen Yalnızlığımız

Meşhur meseldir, küçük balıklar büyük balığa sormuşlar: Su diye bir şey varmış, adını çok duyduk ama kendisini hiç görmedik, sen yerini bilirsen bize gösterir misin? Büyük balık cevap vermiş: Siz bana sudan başka bir şey gösterin ki, ben de size suyu göstereyim.

Önceleri ne zaman bir şeyler karalayayım desem, hemencecik yalnızlık gelirdi aklıma, şimdilerdeyse ona dair bir şey pek yazamıyorum. Benden size yalnızlığı anlatmamı isterseniz, ben de size cevap olarak, siz bana yalnızlıktan başka bir şey gösterin ki, ben de size yalnızlığı anlatayım derim.

Yalnızlığımızı düşündükçe, biz insanları birer bilimkurgu filmi kahramanına benzetirim. Görünüşe bakılırsa hepimiz bir arada yaşarız,  fakat buna rağmen gerçekte her birimiz kendi beynimizin ürettiği yakın ya da uzak fakat mutlak farklı bilinç dünyaların tutsaklarından farksızızdır.

İnsan her şey olur da, ne yapsa bir başkası olamaz, hatta bir an önceki kendisi bile olamaz. Bu açıdan bakınca, her farklı bilinç dünyası ayrı birer tecrit hücresini andırır. Ortak anlamlarda uzlaşarak uydurduğumuz kelimeleri kullanır ve birbirimize ancak kendi bilincimizin duvarları ardından seslenebiliriz, Kelimelerin anlamlarında mutabakata varmış olsak da, yorumlamalar yine bize aittir. Hücreden hücremize duyduğumuz hiçbir sesi olduğu gibi anlamayız ve seslendiğimiz hiçbir sesin de nasıl anlaşıldığından emin olamayız. Gördüklerimiz, dokunduklarımız, seslendiklerimiz belki de birer hayalden ibarettir ve bizler gözümüzü açtığımızda duvarlardan başka hiçbir şeye rastlamayacağızdır. Gelgelelim bir o kadar da muhtacızdır o hayallere, çünkü hayallerimizi yitirirsek sadece duvarlar kalır geriye ve hiçbir kelimeye ihtiyaç duymadan bize ölümü bağırır duvarlar, varlık vehmimiz içinde. Duvarları kırmaya çalışmak bir cinnet göstergesi sayılır. Duvarlarla savaşırken hayal kurma yetimizi yitirir ve bambaşka bir sefaletin meydan yerinde buluruz kendimizi.

Ben de böyle sefil bir hayat yaşıyorsam, biliyorum ki, sebebi sadece yalnızlığımla boğuşma çabamdır. İnsanın asla yenemeyeceği bir şeyle mücadele etmesi bir tür delilik emaresi değil de, nedir? Ondan kurtulmaya çalışırken bugüne kadar, kim bilir ne cehennemlerden geçmişimdir. Sağıma bakarım o, soluma dönerim o. Başkalarının cehennem olduğu bir dünyada, bir başkasına sığınmakta aramışımdır teselliyi.

Biri olacaktın sen, kelimelerim tükendiğinde beni anlayan; biri olacaktın sen, ben sustuğumda beni savunan; biri olacaktın sen, ben düştüğümde beni tutup kaldıran ve biri olacaktın sen soğuyan ellerimi ısıtan. O sendin ki, bana düşmanları unutturacak sevgilerin vardı. Bir bakışınla kırılırdı buzlar, sessizlikler ısınırdı sesinle. Sahi neredeydin sen?

Şimdiye göre daha genç olduğum zamanlarda yalnızlığımı, canımı acıtan bir kıymık gibi kalbimin bir yerine batan, benden ayrı bir şey gibi düşünürdüm; zaman geçtikçeyse onun benim varoluşumla bütünleşik olduğunu kavrar oldum. Eksi aklıma göre, sanki birileri vardı yanımda olması gerekirken yanımda olmayan ve ben onlar olmadığı kendimi yalnız hissediyordum. Sonralarıysa bu düşüncem değişti, çünkü hayatımı birileri girip çıktı ve benim hislerim buna rağmen aynı kalmıştı. Besbelli ki o kaçınılmazdı insan için.

Öyleyse neden hala birisiyle olmak istiyordum?.. Çünkü yalnızlığımdan asla kurtulamayacağımı bilsem de, yalnızlığımı biraz olsun unutturacak oyalanmalara ihtiyacım vardı. Yine de bu hiç de kolay değildi; bazen birliktelik dediğiniz şeyin her türlüsü, öyle labirentli bir yere götürürdü ki bizi, sonrasında susamışların suyu özlediği gibi tekrar yalnızlığı özler olurduk. Yalnızlık sessizliğe benzerdi ve sessizlik koyulaştıkça gürültüye dönerdi.

Yalnızlığımızdan en bizar olduğumuz zamanlarda bile, yine ona ihtiyaç duyabilmemiz, aslında anlaşılır bir şeydi; çünkü ancak yalnızlıkta biriktirdiklerimizle kalabalıkların arasında gerçekten anlamlı bir yer edinebileceğimizi hissederdik. Hayatın yalnızlık durakları kendimizi yenileme yerleriydi. Etrafımızdaki en kesif kalabalıklara rağmen, durup durup içimize dönme mecburiyetimiz bundandı. Duyduklarımızı yeniden düşünüp tartar ve bir sonraki kalabalıklara bir şeyler biriktirirdik.

Ne kazanırsam kişisel birikim adına, kendimce bunun verimli sahası ancak yalnızlığım oluyordu. Kalabalıkların rüzgârına tam anlamıyla direnebilecek bir yalnızlığın antrenmanı olmadığını biliyordum; fakat hiç hazırlanmadan çıkmam halinde ise daha ilk esintide darmadağın olacağımı düşünürdüm. Ancak bir yer geliyordu ki, yalnızlık dayanılmaz oluyordu. Yalnızlık kötüydü kötü olmasına ama onun zıddını her kalabalık arasında da bulma imkânı yoktu. İkincil ilişkilerin sahteliğinden, birincil ilişkilerin sıcaklığına sığınabilmek için evlenmeyi isterdim.

Bir kıza âşık olduğunuzda onunla hayatı paylaşmayı istemek tabiidir, fakat ben uzun yıllardır hiç kimseyi sevmemiş olmama rağmen, yine de evlenmeyi istemem kulağa tuhaf geliyordu. Karşıma çıkan bir kadının biraz dış görünüşüne bakıp, biraz da birkaç davranışını inceleyip hızlıca onunla evlenebileceğime karar veriyordum. İnsanlar ise bunu garip karşılıyordu, çünkü evlilik kararı ciddi bir karar olduğundan, öncesinde uzun uzadıya düşünüp tartılması gerektiğine inanıyorlardı. Bunun için de mutlaka belli bir müddet geçmesi lazımdı. İnsan ancak birini gerçekten sevdiğinde onunla yaşamayı isterdi. Belli bir yaşa gelip yalnızlık bahanesiyle evlenmeyi düşünmek, olmayan bir şeyi arzulamaya benziyordu. Olmayan birinin yokluğundan şikâyet etmek saçmaydı. Oysa durum bence öyle basit değildi, bana göre özel birini beklemek yarım yalnızların işiydi. Bazıları yeni birine alışmakta ve ondan çabucak vazgeçmekte hiç de zorluk çekmezlerdi ama ben onlardan değildim. Birisi hayatımda olmayınca, senelerce hiç kimse hayatımda olmazdı. Yalnızlık denizine açılmak, benim için birlikteliğin emniyet duygusunu gözden tümüyle kaybetmek demekti. Cemil Meriç’in dediği gibi bir yerine gelinirdi ki yalnızlığın, iblis elini uzatsa minnetle sıkardı insan. Bu hakikat benim için de geçerliydi muhakkak. Ben de artık az çok böyle bir yere varmış ve insanlar arasında çok büyük ayrımlar olmadığını düşünmeye başlamıştım. İnsana, ben bu kadını seviyorum ve o diğer herkesten daha farklı hissini aşılayan aşk denen duygunun bir yanılsama olduğunu ve insanın az çok beğendiği ve anlaşabildiği biriyle, çok bir aksi durum olmadıkça,  yaşayabileceğini düşünüyordum. İnsanın hayatını paylaşacağı kişinin özel biri olması elzem değildi.

Her şeye rağmen insanın adeta kendisi için yaratılmış o özel kişiyi beklemesi gerektiğini düşünüyor musunuz? Peki, bizim için özel biri sizce gerçekten var ve birliktelik denilen şey mukadder yalnızlığımızı unutmaktan daha fazlası mı? Bana sorarsanız bir insanın bir insanla bütünleşmesi daima belli bir hududa kadar olur. Birinin bizi ne kadar iyi anladığını sanırsak sanalım hep bir başkasına daha ihtiyacımız olduğunu hissetmemiz de bundandır. Bazıları bizi bir diğerinden daha çok anlayabilse de, geride mutlaka anlaşılmamız parçalarımız kalır içimizde. Üstelik daha kötüsü, tahdit sadece başkalarıyla yakınlaşmalarımıza ait değildir, kendimizle ilişkimize de tabiat bir sınır çizmiştir. Kendimizi sevmediğimizi söyleriz ki bu söz içimizden iki kişi çıkarıp birinin diğeri yanında yalnız bırakabildiğimizi gösterir. Esasen öyle durumlar da vardır ki, artık anlaşılmayı da beklemez olur, soranlara “yok bir şeyim” deyip geçmeyi yeğleriz. Biliriz ki yanımızdaki tırnak ucu acımızı olsun alamaz bizden. Acıyı paylaşmak demek, şefkatin mutluluğuyla acıyı biraz olsun hafifletmek demektir yalnızca.  Heidegger’in dediği gibi: Hiç kimse alamaz bizim elimizden ölümlülüğümüzü, uğrumuzda ölmeyi göze alanlar bile.

Yorumlar kapatıldı.

Mission News Theme by Compete Themes.