İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Davranışsal Finans: Kazanmak İstiyorsanız Psikolojik Zaaflarınızı Tanıyın

Bugüne kadar davet edildiğim iş görüşmelerinin istisnasız her biri aynı soruyla başladı: Bize kendinizden bahseder misiniz?

– Açken ben, ben değilim.

Doğrusunu isterseniz bu soruya nasıl bir cevap verilmesi gerektiğini henüz kestirebilmiş değilim. Çünkü kendimle ilgili anlattıklarım, kuantum fiziği hakkında ahkam kesmemden bile daha yanıltıcı oluyor. Zira kendimi tanımıyorum. Evet, hangi okulu bitirdiğimi, nerede yaşadığımı falan gayet iyi biliyorum, fakat bunlar beni ben yapan şeylerin toplamı içinde ne kadarlık bir yer tutar ki? Ya sizin için? Kabul ediyorum, o soru gerçekte “Bize biraz kendi propagandanızı yapabilir misiniz?” manasını taşıyor olmalı.

Peki soruyu sizin için daha spesifik hale getirip size “rasyonel olup olmadığımızı” sorsam, cevabınız ne olurdu?

Cevabı siz söylemeden ben söyleyeyim: Muhtemelen sandığımızdan ve klasik iktisatçıların varsaydığından çok daha az rasyoneliz. O kadar ki, belki de en büyük akılsızlığımız kendimizi pür akıllı sanmaktan geçiyor. Gerçekteyse, herhangi birini (buna kendimiz de dahil) baştan sona rasyonel kararlar alan biri olarak tahayyül etmek, o kişiyi bir makine olarak düşünmekten öte bir anlam taşımıyor.

Hayır, hayır; bizim makinelerden farklı olarak duygularımız da var, öyle değil mi? Üstelik sadece bizim değil, atalarımızın da vardı. Dahası bir makinenin bizim gibi bir karaciğeri de yoktur. Dolasıyla diyabet olup yarı- iletkenlerinin karaciğerinin kontrolü altına girme riski de onlar için söz konusu değildir.

Makinelerden farklı olarak duygularımızın ve karaciğerimizin olması elbette bizi büsbütün irrasyonel canlılar da yapmıyor. Hatta biz insanlar için rasyonellik son derece harcıalem bir özellik bile sayılabilir. Bana inanmıyorsanız, herhangi birine gidip cebindeki on lirayı size dokuz liraya satmasını teklif edin ve buna yanaşıp yanaşmayacağını görün.

Hakkınız var, bu fazlasıyla basit bir örnekti, fakat unutmayın ki, değeriyle fiyatı arasındaki ilişkiyi en net kestirebileceğimiz şey sadece cebimizdeki nakittir: On liranın fiyatı da değeri de on liradır. Elbette on liranın değeri kağıdından ve üzerindeki mürekkepten kaynaklanmaz, onu değerli kılan şey en temelde satın alma gücüdür. Peki konu bir hisse senedi ya da bir sütyen olduğunda onun değerini yüzde yüz kesinlikle bilebilir ya da onun değerini parasal bir tutar cinsinden bire bir ifade edebilir miyiz? Doğrusu buna gerek yok, çünkü bunu bizim yerimize piyasa yapıyor. Ama piyasayı kim yapıyor?

Victoria’s Secret’in Milyon Dolarlık Sütyeni

Benim için endişelenmeyin, sandığınız gibi sütyen piyasasını özellikle takip ediyor değilim. Fakat mevzu Nöro-finans ile ilgili okuduğum bir kitapta karşıma çıkınca tabiatıyla dikkatimi çekti. Meğer Viktoria’s Secret her senenin Noel’inde safir ve mücevherlerle bezenmiş milyon dolarlık bir sütyen modelini özel koleksiyonuna ekliyormuş.

Rica ederim, mücevherle süslü bir sütyene kim neden ihtiyaç duysun ki? Viktoria’s Secret bunu bilmiyor mu? Elbette biliyor ve zaten amacının da doğrudan bu sütyeni satarak para kazanmak olmadığı belli. Öyleyse ne yapmak istiyor olabilir?

Yaptığı şey esasında çok açık: Bizlerin bilişsel ve duygusal zaaflarını harekete geçirerek bir “snop etkisi” yaratmayı ve bundan dolaylı yoldan faydalanmayı amaçlıyor. Normal koşullarda sıradan ve mütevazı bir ailenin bütün bir hayatını refah içerisinde geçirmeye yetecek bir paranın bir sütyene verilebileceği algısı uyandırmaya çalışıyor.

Milyon dolarlık bir sütyenin varlığından haberdar olmak, insanların algısındaki bir sütyene verilebilecek tavan fiyat “referans çizgisini” yukarıya çeker: Öyle ya, mademki bir sütyen milyon dolar ödenerek alınabiliyor, öyleyse insanların kendilerine ya da sevgililerine bir sütyen alırken ödedikleri birkaç yüz doların lafı olur?

Zarardan Kaçınma: Var Mısın Yok Musun?

Bir zamanlar insanları ekran başına kilitlemeyi başarmış o meşhur yarışmayı sanıyorum hatırlarsınız: Var mısın, yok musun?

Bir yarışmacının büyük ya da küçük hissettiği kutusu başında yaşadığı kaybetme endişesi ve kazanma hırsı üzerine kurulmuş ve ekranları başında onu izleyen milyonların, yarışmacıyla kurdukları empati sayesinde yaşadıkları heyecanla gözlerini ekrandan alamamadıkları o müthiş format! Şaşılası ama hepsi bu kadardı.

Evet son iki kutuya geldik beyler bayanlar. Kalan kutuların birinde 500.000 TL var ve diğerinde ise yalnızca 10 TL. Bakalım yarışmacımız gözyaşları içerisinde kutusuna mı gidecek yoksa bankanın 150.000 TL’lik teklifini kabul mu edecek?

Haydi, şimdi kendinizi gerçekten o stüdyodaki yarışmacı olarak hayal edin ve cevap verin. Kutunuza mı gidiyorsunuz, bankanın teklifini kabul mu ediyorsunuz?

Rasyonel bir yarışmacı olarak hemen hesap yapmalıyız.

Getiri OlasılığıBeklenen Fayda
Seçenek 1. (%50) 500.000 TL; (%50) 10 TL%50*500.000+%50*1=250.005 TL
Seçenek 2. (%100) 150.000 TL%100*150.000= 150.000 TL

Açıkçası bu gerçekte hiçbirimiz için karar vermesi kolay bir oyun olmayacaktır. Fakat etkin piyasalar hipotezinin varsaydığı rasyonel bir yatırımcı ya da matematik hesaplara göre karar veren bir robot için bu son derece kolay bir karardır: Rasyonel yatırımcı ya da bir robot kesinlikle 1. seçeneği tercih edecek ve kutusuna gidecektir. Çünkü 1. seçeneğin beklenen faydası ikincisinden belirgin biçimde yüksektir. Üstelik rasyonel bir yatırımcı ya da bir robot, böyle bir karar alma aşamasıyla karşı karşıya kaldığında 250.005 TL’nin bir kuruş altına dahi 2. seçeneği tercih etmeye yanaşmayacaktır. Fakat bizim aramızdan bazı kişiler (kim bilir belki de çoğumuz) biraz düşünüp bankanın 150.000 TL’lik teklifini kabul edecekti. Neden mi?

Çünkü korkularımız galip gelecekti. Diğer bir ifadeyle kaybedince duyacağımız üzüntünün, kazanınca duyacağımız sevinçten daha şiddetli olacağını iliklerimize kadar hissedecektik.

çoğalmak neyse ne azalmak zor

Attila İlhan

Hayatımızda her gün “var mısın yok musun” türünden bir teklifle karşılaşmayacağımızdan dolayı, böyle yoktan gelecek bir teklif karşısında bocalamamız doğaldır. Ne var ki, bunu hisse senedi alıp satarken yapmak zorunda değiliz. Öyleyse olasılıkları lehimize çevirecek şekilde kararlar alarak beklenen getiriyi maksimize etmek bizim için daha akıllıca bir yaklaşım olacaktır.

Temsil Etme ve Yakın Zamanda Olma Yanılgısı

Sizden önce yarışan 10 yarışmacının da, geçen 10 yarışma boyunca kutusunda 500.000 TL çıktığını düşünün ve yukarıdaki kararı buna göre verin. Karar verirken, verdiğiniz karar bu durumdan etkilenir miydi? Daha önceki yarışmacıların -hem de üst üste 10 gün boyunca- kutularında 500.000 TL çıktığını dikkate alır mıydınız?

Muhtemelen siz almasanız bile, hisleriniz bunu dikkate alırdı. Aynı etkiyi uçak düşme haberinden sonra uçağa binme konusunda kendimizi daha çekimser hissedince de yaşarız. Oysa olasılıklar söz konusu olduğunda, dünkü gerçekleşenler yarınki olasılığı ne arttırır ne azaltır. Bu kumarbazların sıklıkla içine yuvarlandığı yaygın bir bilişsel hatadır. Ayrıca geçmişte gerçekleşenlerin yakın ya da uzak zamanda olması da herhangi bir şekilde sonuca etki etmez.

Bir şirketin yakın zamandaki olağanüstü sonuçları, daha uzak geçmiştekine göre her zaman daha fazla umut verici değildir. Ayrıca hakikat, elimizdeki sınırlı verilere uygun olarak kendini su yüzüne çıkarmaz. Bugün boşanmış biri gördüğümüzde evlilikler düne nazaran daha kötü gidiyor sonucuna varamayacağımız gibi, bir şirketin tek bir göstergesi ya da tek bir seferlik gelirinden yola çıkarak, o şirketle ilgili gerçeğe yakın çıkarımlarda bulunamayız.

Çıpalama: Pahalı Mı Ucuz Mu, Neye Göre Karar Vereceğiz?

Milyon dolarlık sütyeni duyduktan sonra, süpermarkette satılan bir sütyenin birkaç yüz lira olmasını garipsememek gerekir. Benzer şekilde, artık iPhone’un en yeni ve ileri modeli 20.000 TL’nin üzerinde bir fiyattan ülkemize giriş yaptığına göre 10.000 TL’lik bir akıllı telefon da size eskisi kadar pahalı gelmemeli.

Bir hisse senedini tanesini 10 liradan satın aldığınızda, hisse senedinin fiyatı 9 liraya düştüğünde artık onun ucuz olduğunu düşünmeye başlıyor musunuz? Fakat buna neye göre karar veriyorsunuz? Hisse senedinin yıllar boyunca size sağlayacağı nakit akışların bugünkü değerine göre ya da fiyat ile kazanç arasındaki ilişki gibi belirli bir orana göre mi? Yoksa sadece siz alırken 10 lira olan bir hisse senedinin şu an için 10 liranın altında fiyatlanması sizin için bir çıpalama illüzyonu mu yaratıyor?

Başta bahsettiğim gibi bir şeyin fiyatıyla değeri arasındaki ilişki iktisadî açıdan son derece karmaşıktır. Fiyat kolaylıkla ölçülebilir ve hatta piyasa marifetiyle rahatlıkla keşfedilebilir de… Fakat değer bir yönüyle sübjektiftir. Uzun süre parasız kalmış bir insana, bir miktar para verdiğinizde, ilk alacağı şey bir süs eşyası olmayacaktır. Çölde susuzluktan ölmek üzere olan biri için suyun değeri milyon dolarlar edebilir.

Yaşadığımız dünya için ise, değer ile fiyat arasındaki ilişki; fayda ve kıtlıkla sıkı bir ilişki içindedir. Faydası büyük olmasına rağmen üretim maliyeti düşük ve kıt olmayan bir şeyin, değeri yüksek olmasına rağmen, su örneğinde olduğu gibi, fiyatı düşük olabilir. Ya da sütyen örneğinde olduğu gibi, para içinde yüzen insanlara vadettiği gösteriş budalalığını doyurma fonksiyonu sayesinde bir sütyene milyon dolar fiyat biçen biri çıkabilir. Fakat bir sütyen hiçbir zaman için, dünya üzerinde yaşayan çoğunluğun ömrü boyunca çalışıp sahip olamayacağı kadar bir değere asla sahip olamaz.

Peki “Zihnimiz bunu nasıl yapıyor?” diye soracak olursanız, muhtemelen önce kendisi için bir hipotez kuruyor ve sonradan gelen verileri de bu hipoteze uyduruyor. Hipotezi destekleyen veriler dikkate alınıyor ve yanlışlayanlar ise önemsenmiyor. Halbuki doğru olan, sonraki verilere göre hipotezin güncellenmesi olmalıdır.

Aşırı Özgüven

Bak ben sana söyleyeyim, ben olmasam bu şirkette işler yürümez durur aga, iki günde iflası boylar burası.

Becerilerimizi ve yeteneklerimizi küçümsemek kadar, onları olduğundan fazla görmek de bizi yanıltır.

“Bu iş senin için çocuk oyuncağı, sen aslansın yaparsın, dostum” türünden bize sufle veren iç sesimizi, sonradan hüsran yaşamamamız için daha gerçekçi bir düzleme taşımamız gerekiyor.

Gerçek şu ki, hepimizi zaman zaman hata yapabilir ve yanılabiliriz; çünkü bizler mükemmel değiliz. Üstelik hata yapabileceğimize, bazı zamanlar yanılabileceğimize pay bırakabildiğimiz takdirde hatalarımızdan çok daha hızlı dönebilme fırsatına da sahip oluruz. Unutmayın; daha iyi olabilmek, sadece henüz mükemmel olmadığını kabullenebilenlere özgü bir olasılıktır.

Sürü Psikolojisi

Herkes diyorsa doğrudur. Sen herkesten daha mı iyi bileceksin?

Bu mantığa göre dünya bir zamanlar yuvarlak değildi. Hoş hâlâ da öyle olduğunu sanmıyorum. Çünkü o yuvarlak değil, geoit. (Görüyorsunuz ya, liseden atılmış adamın hâli bir başka oluyor.)

Ben hayatta en çok sürü halindeki hareketten korkarım. Hoş bir insanın bile ne yapacağını öngörebilmek zordur, fakat bir insanın bir kitle içinde yapabileceklerini tahmin edebilmek ise imkansız denecek kadar zordur. Çılgınlıkların derecesinden söz ediyorum.

Herkes alıyor, biz de alalım; herkes satıyor biz de satalım. İyi ama neden? E işte herkes yapıyor ya, o yüzden.

17. yüzyılda Hollanda’da yaşanan Lale çılgınlığını hatırlarsınız, daha doğrusu bilirsiniz. Lale soğanı Hollanda’ya tarihte ilk kez İstanbul’dan dönemin Hollanda büyükelçisi tarafından götürülür ve Hollanda’da büyük rağbet görür. Öyle ki, lale kısa bir zamanda, Hollanda halkı içerisinde bir statü sembolü haline gelir. Gel zaman git zaman derken, takvimler 1636’yı gösterdiğinde, tek bir lale soğanın fiyatı ortalama bir Hollandalı’nın gelirine eşit hale gelir. Aradan bir yıl geçmekle ise fiyatlar 10 kat daha artar. Anlayacağınız, mesele bir yerden sonra, lale soğanı yalnızca lale soğanı değildir şeklinde bir hal alır. Sonunda ne mi olur? Elbette lale soğanı fiyatları yüksek hızlı yükselmesinden daha yüksek bir hızla çöküverir.

Sözün özü, herkes yaptığı için, herkesin yaptığını yapmaya kalkan çılgınların, son halka katılımcılarının servet hacmindeki paralar karşılığında aldıkları lale soğanları ellerinde patlar.

Dahası…

İki şey sonsuzdur: İnsanoğlunun aptallığı ve evren. Fakat ikincisinden emin değilim.

Albert Einstein

Davranışsal finans son yılların popüler bir alanı. Bu alanda yapılmış akademik çalışmaların günden güne çoğaldığını görüyoruz. Davranışsal finansı, psikolojiyle finans disiplinlerinin ortak ve multidisipliner bir sahası olarak düşünebilirsiniz. Üzerine eğildiği konu, insan bilinci ve doğasının yatırım kararları alma aşamasındaki etkisidir. Davranışsal finansın birçok tanımı olmakla birlikte, benim kendimce yapmış olduğum tanıma göre;

Davranışsal finans, değer odaklı yaklaşımlarla açıklanamayan yatırımcı kararlarının sebeplerini ortaya koyabilmek maksadıyla, yatırımcı davranış örüntülerindeki genel geçer eğilimleri bilimsel yöntemler kullanarak tespit edebilme çabasıdır.

Sahiden de, yatırım kararı almak özünde bir insan davranışıdır. Bir yatırımcı, yatırım kararı alırken sayısız seçenekle muhataptır. Her seçeneğin kendine has risk ve getirilerini istatistikî olarak hesaplamak gelişen teknoloji sayesinde düne göre daha mümkündür. Fakat at binene göre kişnediği gibi, teknoloji de kullanana göre sonuç üretir. Hal böyle olunca da, dün olduğu gibi, bugün de insan doğası güçlü ve zayıf yanlarıyla yatırımcı kararlarını ve dolayısıyla da piyasaları etkiler. Bu etki, etkin piyasalar kuramındaki eksikliği açıklar.

İnsanın yatırım kararlarını etkileyen, bilişsel ve duygusal özellikleri yukarıdaki saydıklarımdan ibaret değildir. Söz gelimi, açık ve güneşli havalarda, kapalı ve buhranlı havalara göre borsaların daha pozitif seyrettiği ile ilgili bile çalışmalar vardır ve bu çalışmalarda arada bir ilişki olduğu ortaya konulmuştur. İnsan davranışları ve ona bağlı değişkenlerde, nedensellikten çok korelasyon ön plana çıkacağı için, yapılan bu çalışmaların ortaya koymuş olduğu sonuçlar da değerlidir.

Hayat, biz insanlar için şansın büyük ölçüde galip olduğu, fakat şansa bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir. Bu yüzden -her ne kadar bütünüyle mümkün olmasa da- olabildiğince kendimizi tanımaya çalışmak yatırım yaparken bize büyük avantaj sağlayacaktır. Aklımız her alanda olduğu gibi, finans alanında da en büyük rehberimizdir. Şu şartla ki, o da sorgulanmaya açık olmalıdır. Çünkü akıl, aynı zamanda kendi zaaflarını da fark edebilme potansiyeline sahip olduğu için bu kadar değerlidir.

Sağlıcakla.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Davranışsal Finans: Kazanmak İstiyorsanız Psikolojik Zaaflarınızı Tanıyın

Bugüne kadar davet edildiğim iş görüşmelerinin istisnasız her biri aynı soruyla başladı: Bize kendinizden bahseder misiniz?

– Açken ben, ben değilim.

Doğrusunu isterseniz bu soruya nasıl bir cevap verilmesi gerektiğini henüz kestirebilmiş değilim. Çünkü kendimle ilgili anlattıklarım, kuantum fiziği hakkında ahkam kesmemden bile daha yanıltıcı oluyor. Zira kendimi tanımıyorum. Evet, hangi okulu bitirdiğimi, nerede yaşadığımı falan gayet iyi biliyorum, fakat bunlar beni ben yapan şeylerin toplamı içinde ne kadarlık bir yer tutar ki? Ya sizin için? Kabul ediyorum, o soru gerçekte “Bize biraz kendi propagandanızı yapabilir misiniz?” manasını taşıyor olmalı.

Peki soruyu sizin için daha spesifik hale getirip size “rasyonel olup olmadığımızı” sorsam, cevabınız ne olurdu?

Cevabı siz söylemeden ben söyleyeyim: Muhtemelen sandığımızdan ve klasik iktisatçıların varsaydığından çok daha az rasyoneliz. O kadar ki, belki de en büyük akılsızlığımız kendimizi pür akıllı sanmaktan geçiyor. Gerçekteyse, herhangi birini (buna kendimiz de dahil) baştan sona rasyonel kararlar alan biri olarak tahayyül etmek, o kişiyi bir makine olarak düşünmekten öte bir anlam taşımıyor.

Hayır, hayır; bizim makinelerden farklı olarak duygularımız da var, öyle değil mi? Üstelik sadece bizim değil, atalarımızın da vardı. Dahası bir makinenin bizim gibi bir karaciğeri de yoktur. Dolasıyla diyabet olup yarı- iletkenlerinin karaciğerinin kontrolü altına girme riski de onlar için söz konusu değildir.

Makinelerden farklı olarak duygularımızın ve karaciğerimizin olması elbette bizi büsbütün irrasyonel canlılar da yapmıyor. Hatta biz insanlar için rasyonellik son derece harcıalem bir özellik bile sayılabilir. Bana inanmıyorsanız, herhangi birine gidip cebindeki on lirayı size dokuz liraya satmasını teklif edin ve buna yanaşıp yanaşmayacağını görün.

Hakkınız var, bu fazlasıyla basit bir örnekti, fakat unutmayın ki, değeriyle fiyatı arasındaki ilişkiyi en net kestirebileceğimiz şey sadece cebimizdeki nakittir: On liranın fiyatı da değeri de on liradır. Elbette on liranın değeri kağıdından ve üzerindeki mürekkepten kaynaklanmaz, onu değerli kılan şey en temelde satın alma gücüdür. Peki konu bir hisse senedi ya da bir sütyen olduğunda onun değerini yüzde yüz kesinlikle bilebilir ya da onun değerini parasal bir tutar cinsinden bire bir ifade edebilir miyiz? Doğrusu buna gerek yok, çünkü bunu bizim yerimize piyasa yapıyor. Ama piyasayı kim yapıyor?

Victoria’s Secret’in Milyon Dolarlık Sütyeni

Benim için endişelenmeyin, sandığınız gibi sütyen piyasasını özellikle takip ediyor değilim. Fakat mevzu Nöro-finans ile ilgili okuduğum bir kitapta karşıma çıkınca tabiatıyla dikkatimi çekti. Meğer Viktoria’s Secret her senenin Noel’inde safir ve mücevherlerle bezenmiş milyon dolarlık bir sütyen modelini özel koleksiyonuna ekliyormuş.

Rica ederim, mücevherle süslü bir sütyene kim neden ihtiyaç duysun ki? Viktoria’s Secret bunu bilmiyor mu? Elbette biliyor ve zaten amacının da doğrudan bu sütyeni satarak para kazanmak olmadığı belli. Öyleyse ne yapmak istiyor olabilir?

Yaptığı şey esasında çok açık: Bizlerin bilişsel ve duygusal zaaflarını harekete geçirerek bir “snop etkisi” yaratmayı ve bundan dolaylı yoldan faydalanmayı amaçlıyor. Normal koşullarda sıradan ve mütevazı bir ailenin bütün bir hayatını refah içerisinde geçirmeye yetecek bir paranın bir sütyene verilebileceği algısı uyandırmaya çalışıyor.

Milyon dolarlık bir sütyenin varlığından haberdar olmak, insanların algısındaki bir sütyene verilebilecek tavan fiyat “referans çizgisini” yukarıya çeker: Öyle ya, mademki bir sütyen milyon dolar ödenerek alınabiliyor, öyleyse insanların kendilerine ya da sevgililerine bir sütyen alırken ödedikleri birkaç yüz doların lafı olur?

Zarardan Kaçınma: Var Mısın Yok Musun?

Bir zamanlar insanları ekran başına kilitlemeyi başarmış o meşhur yarışmayı sanıyorum hatırlarsınız: Var mısın, yok musun?

Bir yarışmacının büyük ya da küçük hissettiği kutusu başında yaşadığı kaybetme endişesi ve kazanma hırsı üzerine kurulmuş ve ekranları başında onu izleyen milyonların, yarışmacıyla kurdukları empati sayesinde yaşadıkları heyecanla gözlerini ekrandan alamamadıkları o müthiş format! Şaşılası ama hepsi bu kadardı.

Evet son iki kutuya geldik beyler bayanlar. Kalan kutuların birinde 500.000 TL var ve diğerinde ise yalnızca 10 TL. Bakalım yarışmacımız gözyaşları içerisinde kutusuna mı gidecek yoksa bankanın 150.000 TL’lik teklifini kabul mu edecek?

Haydi, şimdi kendinizi gerçekten o stüdyodaki yarışmacı olarak hayal edin ve cevap verin. Kutunuza mı gidiyorsunuz, bankanın teklifini kabul mu ediyorsunuz?

Rasyonel bir yarışmacı olarak hemen hesap yapmalıyız.

Getiri OlasılığıBeklenen Fayda
Seçenek 1. (%50) 500.000 TL; (%50) 10 TL%50*500.000+%50*1=250.005 TL
Seçenek 2. (%100) 150.000 TL%100*150.000= 150.000 TL

Açıkçası bu gerçekte hiçbirimiz için karar vermesi kolay bir oyun olmayacaktır. Fakat etkin piyasalar hipotezinin varsaydığı rasyonel bir yatırımcı ya da matematik hesaplara göre karar veren bir robot için bu son derece kolay bir karardır: Rasyonel yatırımcı ya da bir robot kesinlikle 1. seçeneği tercih edecek ve kutusuna gidecektir. Çünkü 1. seçeneğin beklenen faydası ikincisinden belirgin biçimde yüksektir. Üstelik rasyonel bir yatırımcı ya da bir robot, böyle bir karar alma aşamasıyla karşı karşıya kaldığında 250.005 TL’nin bir kuruş altına dahi 2. seçeneği tercih etmeye yanaşmayacaktır. Fakat bizim aramızdan bazı kişiler (kim bilir belki de çoğumuz) biraz düşünüp bankanın 150.000 TL’lik teklifini kabul edecekti. Neden mi?

Çünkü korkularımız galip gelecekti. Diğer bir ifadeyle kaybedince duyacağımız üzüntünün, kazanınca duyacağımız sevinçten daha şiddetli olacağını iliklerimize kadar hissedecektik.

çoğalmak neyse ne azalmak zor

Attila İlhan

Hayatımızda her gün “var mısın yok musun” türünden bir teklifle karşılaşmayacağımızdan dolayı, böyle yoktan gelecek bir teklif karşısında bocalamamız doğaldır. Ne var ki, bunu hisse senedi alıp satarken yapmak zorunda değiliz. Öyleyse olasılıkları lehimize çevirecek şekilde kararlar alarak beklenen getiriyi maksimize etmek bizim için daha akıllıca bir yaklaşım olacaktır.

Temsil Etme ve Yakın Zamanda Olma Yanılgısı

Sizden önce yarışan 10 yarışmacının da, geçen 10 yarışma boyunca kutusunda 500.000 TL çıktığını düşünün ve yukarıdaki kararı buna göre verin. Karar verirken, verdiğiniz karar bu durumdan etkilenir miydi? Daha önceki yarışmacıların -hem de üst üste 10 gün boyunca- kutularında 500.000 TL çıktığını dikkate alır mıydınız?

Muhtemelen siz almasanız bile, hisleriniz bunu dikkate alırdı. Aynı etkiyi uçak düşme haberinden sonra uçağa binme konusunda kendimizi daha çekimser hissedince de yaşarız. Oysa olasılıklar söz konusu olduğunda, dünkü gerçekleşenler yarınki olasılığı ne arttırır ne azaltır. Bu kumarbazların sıklıkla içine yuvarlandığı yaygın bir bilişsel hatadır. Ayrıca geçmişte gerçekleşenlerin yakın ya da uzak zamanda olması da herhangi bir şekilde sonuca etki etmez.

Bir şirketin yakın zamandaki olağanüstü sonuçları, daha uzak geçmiştekine göre her zaman daha fazla umut verici değildir. Ayrıca hakikat, elimizdeki sınırlı verilere uygun olarak kendini su yüzüne çıkarmaz. Bugün boşanmış biri gördüğümüzde evlilikler düne nazaran daha kötü gidiyor sonucuna varamayacağımız gibi, bir şirketin tek bir göstergesi ya da tek bir seferlik gelirinden yola çıkarak, o şirketle ilgili gerçeğe yakın çıkarımlarda bulunamayız.

Çıpalama: Pahalı Mı Ucuz Mu, Neye Göre Karar Vereceğiz?

Milyon dolarlık sütyeni duyduktan sonra, süpermarkette satılan bir sütyenin birkaç yüz lira olmasını garipsememek gerekir. Benzer şekilde, artık iPhone’un en yeni ve ileri modeli 20.000 TL’nin üzerinde bir fiyattan ülkemize giriş yaptığına göre 10.000 TL’lik bir akıllı telefon da size eskisi kadar pahalı gelmemeli.

Bir hisse senedini tanesini 10 liradan satın aldığınızda, hisse senedinin fiyatı 9 liraya düştüğünde artık onun ucuz olduğunu düşünmeye başlıyor musunuz? Fakat buna neye göre karar veriyorsunuz? Hisse senedinin yıllar boyunca size sağlayacağı nakit akışların bugünkü değerine göre ya da fiyat ile kazanç arasındaki ilişki gibi belirli bir orana göre mi? Yoksa sadece siz alırken 10 lira olan bir hisse senedinin şu an için 10 liranın altında fiyatlanması sizin için bir çıpalama illüzyonu mu yaratıyor?

Başta bahsettiğim gibi bir şeyin fiyatıyla değeri arasındaki ilişki iktisadî açıdan son derece karmaşıktır. Fiyat kolaylıkla ölçülebilir ve hatta piyasa marifetiyle rahatlıkla keşfedilebilir de… Fakat değer bir yönüyle sübjektiftir. Uzun süre parasız kalmış bir insana, bir miktar para verdiğinizde, ilk alacağı şey bir süs eşyası olmayacaktır. Çölde susuzluktan ölmek üzere olan biri için suyun değeri milyon dolarlar edebilir.

Yaşadığımız dünya için ise, değer ile fiyat arasındaki ilişki; fayda ve kıtlıkla sıkı bir ilişki içindedir. Faydası büyük olmasına rağmen üretim maliyeti düşük ve kıt olmayan bir şeyin, değeri yüksek olmasına rağmen, su örneğinde olduğu gibi, fiyatı düşük olabilir. Ya da sütyen örneğinde olduğu gibi, para içinde yüzen insanlara vadettiği gösteriş budalalığını doyurma fonksiyonu sayesinde bir sütyene milyon dolar fiyat biçen biri çıkabilir. Fakat bir sütyen hiçbir zaman için, dünya üzerinde yaşayan çoğunluğun ömrü boyunca çalışıp sahip olamayacağı kadar bir değere asla sahip olamaz.

Peki “Zihnimiz bunu nasıl yapıyor?” diye soracak olursanız, muhtemelen önce kendisi için bir hipotez kuruyor ve sonradan gelen verileri de bu hipoteze uyduruyor. Hipotezi destekleyen veriler dikkate alınıyor ve yanlışlayanlar ise önemsenmiyor. Halbuki doğru olan, sonraki verilere göre hipotezin güncellenmesi olmalıdır.

Aşırı Özgüven

Bak ben sana söyleyeyim, ben olmasam bu şirkette işler yürümez durur aga, iki günde iflası boylar burası.

Becerilerimizi ve yeteneklerimizi küçümsemek kadar, onları olduğundan fazla görmek de bizi yanıltır.

“Bu iş senin için çocuk oyuncağı, sen aslansın yaparsın, dostum” türünden bize sufle veren iç sesimizi, sonradan hüsran yaşamamamız için daha gerçekçi bir düzleme taşımamız gerekiyor.

Gerçek şu ki, hepimizi zaman zaman hata yapabilir ve yanılabiliriz; çünkü bizler mükemmel değiliz. Üstelik hata yapabileceğimize, bazı zamanlar yanılabileceğimize pay bırakabildiğimiz takdirde hatalarımızdan çok daha hızlı dönebilme fırsatına da sahip oluruz. Unutmayın; daha iyi olabilmek, sadece henüz mükemmel olmadığını kabullenebilenlere özgü bir olasılıktır.

Sürü Psikolojisi

Herkes diyorsa doğrudur. Sen herkesten daha mı iyi bileceksin?

Bu mantığa göre dünya bir zamanlar yuvarlak değildi. Hoş hâlâ da öyle olduğunu sanmıyorum. Çünkü o yuvarlak değil, geoit. (Görüyorsunuz ya, liseden atılmış adamın hâli bir başka oluyor.)

Ben hayatta en çok sürü halindeki hareketten korkarım. Hoş bir insanın bile ne yapacağını öngörebilmek zordur, fakat bir insanın bir kitle içinde yapabileceklerini tahmin edebilmek ise imkansız denecek kadar zordur. Çılgınlıkların derecesinden söz ediyorum.

Herkes alıyor, biz de alalım; herkes satıyor biz de satalım. İyi ama neden? E işte herkes yapıyor ya, o yüzden.

17. yüzyılda Hollanda’da yaşanan Lale çılgınlığını hatırlarsınız, daha doğrusu bilirsiniz. Lale soğanı Hollanda’ya tarihte ilk kez İstanbul’dan dönemin Hollanda büyükelçisi tarafından götürülür ve Hollanda’da büyük rağbet görür. Öyle ki, lale kısa bir zamanda, Hollanda halkı içerisinde bir statü sembolü haline gelir. Gel zaman git zaman derken, takvimler 1636’yı gösterdiğinde, tek bir lale soğanın fiyatı ortalama bir Hollandalı’nın gelirine eşit hale gelir. Aradan bir yıl geçmekle ise fiyatlar 10 kat daha artar. Anlayacağınız, mesele bir yerden sonra, lale soğanı yalnızca lale soğanı değildir şeklinde bir hal alır. Sonunda ne mi olur? Elbette lale soğanı fiyatları yüksek hızlı yükselmesinden daha yüksek bir hızla çöküverir.

Sözün özü, herkes yaptığı için, herkesin yaptığını yapmaya kalkan çılgınların, son halka katılımcılarının servet hacmindeki paralar karşılığında aldıkları lale soğanları ellerinde patlar.

Dahası…

İki şey sonsuzdur: İnsanoğlunun aptallığı ve evren. Fakat ikincisinden emin değilim.

Albert Einstein

Davranışsal finans son yılların popüler bir alanı. Bu alanda yapılmış akademik çalışmaların günden güne çoğaldığını görüyoruz. Davranışsal finansı, psikolojiyle finans disiplinlerinin ortak ve multidisipliner bir sahası olarak düşünebilirsiniz. Üzerine eğildiği konu, insan bilinci ve doğasının yatırım kararları alma aşamasındaki etkisidir. Davranışsal finansın birçok tanımı olmakla birlikte, benim kendimce yapmış olduğum tanıma göre;

Davranışsal finans, değer odaklı yaklaşımlarla açıklanamayan yatırımcı kararlarının sebeplerini ortaya koyabilmek maksadıyla, yatırımcı davranış örüntülerindeki genel geçer eğilimleri bilimsel yöntemler kullanarak tespit edebilme çabasıdır.

Sahiden de, yatırım kararı almak özünde bir insan davranışıdır. Bir yatırımcı, yatırım kararı alırken sayısız seçenekle muhataptır. Her seçeneğin kendine has risk ve getirilerini istatistikî olarak hesaplamak gelişen teknoloji sayesinde düne göre daha mümkündür. Fakat at binene göre kişnediği gibi, teknoloji de kullanana göre sonuç üretir. Hal böyle olunca da, dün olduğu gibi, bugün de insan doğası güçlü ve zayıf yanlarıyla yatırımcı kararlarını ve dolayısıyla da piyasaları etkiler. Bu etki, etkin piyasalar kuramındaki eksikliği açıklar.

İnsanın yatırım kararlarını etkileyen, bilişsel ve duygusal özellikleri yukarıdaki saydıklarımdan ibaret değildir. Söz gelimi, açık ve güneşli havalarda, kapalı ve buhranlı havalara göre borsaların daha pozitif seyrettiği ile ilgili bile çalışmalar vardır ve bu çalışmalarda arada bir ilişki olduğu ortaya konulmuştur. İnsan davranışları ve ona bağlı değişkenlerde, nedensellikten çok korelasyon ön plana çıkacağı için, yapılan bu çalışmaların ortaya koymuş olduğu sonuçlar da değerlidir.

Hayat, biz insanlar için şansın büyük ölçüde galip olduğu, fakat şansa bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir. Bu yüzden -her ne kadar bütünüyle mümkün olmasa da- olabildiğince kendimizi tanımaya çalışmak yatırım yaparken bize büyük avantaj sağlayacaktır. Aklımız her alanda olduğu gibi, finans alanında da en büyük rehberimizdir. Şu şartla ki, o da sorgulanmaya açık olmalıdır. Çünkü akıl, aynı zamanda kendi zaaflarını da fark edebilme potansiyeline sahip olduğu için bu kadar değerlidir.

Sağlıcakla.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Mission News Theme by Compete Themes.