İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Dertleşme

Sebepsiz mutluluklarla uyandığım da olurdu, başıboş semanın içimde boğulan bir duman gibi gözlerimi buğulaştırdığı da.

Varoluşun omuz çürüten ağırlığını hafifletmek kolay olmazdı. Binbir düşünsel savunma mekanizmaları arar dururdum. En basitinden bu da geçer derdim. Bazen de her şeyin bir illüzyondan ibaret olduğunu telkin ederdim kendime, inanma derdim inanma.

Geçmişte yitirilmiş bir tamamlanmışlık duygusuna hasret duyardım her dem.

Umut denilen şeyse, o duyguya gelecekte bir yerlerde yeniden bulabileceğimi duyduğum inançtı. Baş döndüren varlık cümbüşü bir gün yeniden vahdete varacak ve ben evrenle bir anne kucağına varmış gibi yeniden kucaklaşacaktım.

Gerçek değil diyordum, içindeki acılar gerçek değil. Bak, her şey aynı; aynı güneş, aynı mavi, aynı sonsuzluk… Beyninin ayarı bozuldu yine…

Dünyayı karanlık görmenin sebebi, dünyanın karanlık oluşu değil, gözümdeki perdeler… Perdeleri çeken her kimse, bir gün gelir, yine kaldırır onları gözlerinden diyordum kendime. Acılarımı ortadan kaldırmasa da; bu teselliyle acılarıma direnip hayatta kalıyordum.

Her şeye, yani hayatın bireyi zorlayan tüm gerçeklerine rağmen pes etmeyip, adını benim de tam koyamadığım; ama mevcut olandan daha anlamlı belirsiz bir yaşamın peşinden gitmiştim hep.

Varlığıma bir anlam bulma çabası yerine, sadece tek başına varlığımın bile, hiçliğin yanında var olmuş olmasının özel bir şey olduğu zannına kapılmıştım. Birisi benim varlığımı, hiçliğe tercih etmişti. Yoksa boşuna mı kurtulmuştum sağ salim bunca beden ve ruh yaralarından?

Küçüktüm, küçük ve çaresiz oluşumun bana sağladığı ayrıcalığın ve özgürlüğün hep süreceğini sanırdım. Hayatın zor, sorumluluk isteyen ve bireyleri altına alıp ezen o insafsız yüzünün sadece büyükleri ilgilendiren bir mesele olduğunu düşünerek, sanki hiç büyümeyeceğim yanılgısıyla yaşardım.

İnsanların iyi, anlayışlı ve sevecen olmaları için her zaman bir takım koşulların sağlanması gerektiğinin ilk zamanlar farkına varamadığımdan, başlarda, bu özelliklerin, tüm koşullardan bağımsız, insanların yaratılışında bulunan bir cevher olduğunu düşünüyordum. Elbette bunun da büyük bir yanılgı olduğunu çok geçmeden anladım.

Geçmiş yaşamımda, tutkuyla ve gerçekleşmediğinde içimde iz bırakacak kadar istediğim, sonra da bunun için bilinçli bir çapa sarf edip ulaşamadığım hayal kırıklıklarım olduğunu pek anımsamıyorum; kurduğum hayaller henüz çocuk aklıyla bile hayal oldukları kolaylıkla ayırt edilebilecek türdendiler. Örneğin tüm zorbalıklara karşı korkmadan karşı koyabilecek derecede güçlü olmayı hayal ederdim ya da çok zengin olduğumu… Her ne kadar hayallerin gerçek dünyadan kesin çizgilerle ayrıldığını çocukken bile fark edebilsem de; çocukların hayallere inanç besleyebilmesi için onların gerçekleşebilir olup olmaması, onların gözünde ihmal edilebilir bir durum olduğundan, ütopik beklentilerimin olması, onlara inanmama o zamanlarda bir engel teşkil etmiyordu.

Gerçeklerin bana hiç de mutluluk bahşettiğini hatırlamam, bu yüzden en güzel mutlulukları sanırım yalanların güzelliğine kanabilme yeteneğimi henüz kaybetmemiş olmam sayesinde çocukluk yıllarımda yaşayabildim. Sonraki yıllarda ise, mutlu olabilmek için, sırf bir takım kulağa hoş gelen yalanlara sahip olmanın yetmeyeceğini anladım. İnsanların senin hakkındaki düşüncelerinden bağımsız olabilmek gerektiğini de… Şimdiyse bundan daha fazlasının gerektiğini görüyorum, kendi dışındaki insanların yaşadığı acıları umursamamayı da insan bir şekilde başarabilmeliymiş, çünkü bizim dışımızdaki insanların yaşadığı her trajik hikâyenin bize savurduğu gizli tehditlerin yankısı içinde mutlu olabilmek pek mümkün görünmüyor.

Ne yazık ki, geçmişime bugünden bakınca, aldığım hayati kararların hemen hepsinde belirsiz korkularımın etkisi olduğunu görüyorum. Koşmalarım arzularla güzelliğe varışın değil, acıların kokusuyla kaçışımın eseriymiş meğer. Hayallerime varmak için harcamam gereken gücümü, hep korkulardan kaçmaya harcadım.

Çocukluğumda büyüklerin bana, ailemin yanımda olduğu ve olmadığına bağlı olarak farklı tarzlarda davrandıklarını hatırlıyorum. (Bunu hiçbir büyük bilmezdi belki de, zaten büyükler çocukların bilmediği her şeyi bilir, fakat çocukların bile bildiği en basit şeylere bile akıl erdiremezlerdi. Aslına bakılırsa, insan hangi yaşta olursa olsun, hem büyüklerini, hem küçüklerini, hem de akranlarını anlamak zorunda olması ne kadar da zor.) Anlaşılan, insanların hiçbiri, bize biz olduğumuz için değil; onlar bize, bizdeki bir takım özelliklerden ya da başka bir takım şeylere duydukları saygıdan ötürü değer veriyorlardı.

Evde ailem, okulda hocam; bana, benim ileriki hayatımda karşılaşacağım zorluklarla nasıl baş etmem gerektiğini öğreteceklerine, sanki hepsi başlı başına bir zorluktular benim için. Küçükken büyük olmanın farklı ve özel bir şey olduğunu düşünürdüm, fakat biraz yaş alınca bunun fazlaca bir anlamı olmadığı çıktı ortaya. Büyük olmanın kendi başına hiçbir saygı duyulası tarafı olamazdı, çünkü büyümek tamamen zamana bağlı sıradan bir oluştu. Büyümek bazıları için ikiyüzlülüğü öğrenmekse, bence o insanların küçüklüğü büyüklüğünden daha saygın kabul edilmeliydi. Küçükken, büyüklerin benim bilmediklerimi bildiğini sanmak bana tuhaf bir güven duygusu verirdi, büyüyerek hiçbir şey öğrenilemediğini fark ettiğimde ise içimdeki güven duygusu yerini tamamen güvensizliğe bıraktı.

Her şey karmaşıklaştı. Mutluluk gördüğüm yaşamlar; bütün zor sorulardan daha komplike ve çözümsüz birer soruya dönüşmüştü benim için zamanla. Benden ne istiyorlardı, nasıl bir insan olmalıydım? Ya da nasıl bir insan olamadığım için üstüme geliyorlardı bu kadar? Birilerinin istediğinin ne olduğunu kavrayıp öyle olmayı başarırsam, ben gerçekten bir insan mı olacaktım yoksa toplumun sorgulamaya kapalı geleneklerine göre kurulmuş bir makine mi?

Her yeni doğanı, kendilerine zorla benzetmeye çalışanlarla dolu bu dünyanın bana ne ihtiyacı vardı o zaman? Herkes birbirine yakın bir sıradanlıkla yaşayacaksa yeni bir insana, yani bana ne ihtiyaç duyulmuştu bu yerde?

Annemle babamın, çocuk bir mutluluk vesilesidir düşüncesiyle dünyaya gelmiş ve o görevi hakkıyla yerine getirmesi gereken ve kendi çektiği ıstıraplar önemsiz biri miydim ben yalnızca? Hayal ettiğim her güzel şey; sevdiğim, yakın olmak istediğim her sevilmeye değer şey, yanında getirdiği sorularla bana acı vermekten başka bir işe yaramıyordu ve yaramayacaktı da anlaşılan.

Ama yaşamanın her şeye rağmen güzel bir şey olduğunu düşünüyor olmalıydım; çünkü ruhumun en karanlıkta kaldığı anlarda bile ölmekten korkuyordum.  Yaşamalıydım ama nasıl, işte asıl soru hep buydu!

Doğrusu hayat hiç de hayal ettiğim gibi çıkmamıştı. Böyle bir hayatla karşı karşıya kalmış olmanın verdiği şaşkınlığı her gün aynı tazeliyle yeniden ve yeniden hissediyordum.

Her uyanışım, bir kâbusun bitip başka kâbusların başlangıcı demekti. Her uyandığımda “Ben neredeyim ve bu kurulmuş dekor da neyin nesi?” diye soruyordum içimden. İçimden korkarken dışımdan kaçıyor görünüyordum.

İnsanları ve kendimi biraz daha sevebilmeyi çok isterdim; buranın, insanların güvenilir olduğuna inanabildiğim ve insanların bir diğer insanın acılarını daha kolay anlayabildiği bir dünya olmasını da… İnsanın bir diğer insanı anlayabilmesinin bu kadar zor, hatta imkânsız olması gerçekten çok garip…

Hayal ettiklerimin hiçbiri gerçekleşmedi. Ben, bilmediğim bir güç tarafından, sanki karanlık bir kuyuya itilmiş ve bir daha da kurtulamamıştım. İçimdeki öfke başka hiçbir kıvılcıma gerek olmadan beni yakmaya yetiyordu. Varoluşum ise baştan ağaya birilerinin oyunuydu sanki. Acılarım ve içimdeki bu koca boşluk hissi, sahi kimin eğlencesiydi?.. İnanın hiç bilmiyordum.

Kim isterdi ki yenilmiş olmak, savaştan kaçan bir korkak olarak damgalanmak? Tabii ki ben de istemezdim ama güç yetiremedim. İnsan olmanın altından kalkamadım, aldığım nefesin hakkını veremedim. Her şeye geç kaldım, geç kaldıkça acele ettim ve acele ettikçe elim ayağıma dolaştı ve daha da geç kaldım. Hayatın bana sunduğu her ipe tutunmaya çalıştım sözde, fakat sonunu getiremedim. Hiçbir ipin sağlamlığına inanmadım ve hiçbir ipe de bu yüzden koparacak kadar asılamadım. Hangi ipin ucunda gerçek bir hayatın olduğunu bilemedim. Hayatın hep yolun sonunda olduğunu sandım ve ben yollarda ölü bir ruhla yürümeye kalktım. Hiçbirinin, hiçbirinin sonu gelmedi yolların. Sanki hayatım bir türlü başlamıyordu.

Hiçbirinde yoktum. Hayalim olmaktı… İyi bir insan olmak, başkalarına yararlı bir insan olmak, ailemin gurur duyduğu biri olmaktı. Sözde olmaktı amacım… Ama ben başkalarına iyilik yapmayı düşünürken bile hep kendi iyiliğimi gözetirdim. Oysa hep kendini düşünen birinden insanlara ne fayda gelirdi? Hep kendi sorunlarıyla uğraşan birinin kime nasıl yardımı dokunabilirdi? Her geçen gün kendine nefretini büyüten birinden insanlara sevgiyle yaklaşabilmesi nasıl beklenirdi?

Bir şeyler öğrenmeye çalışken hayattan, hayatın en gözle görülen gerçeklerini atlamıştım. İki ucu da çıkmaz olan sokaklara düştüm ve bir daha da çıkamadım. Her gün kaybettim ama bana neyin kaybettirdiğini bulamadım. Hangi budala inanır bu sözlere?.. Ben inanıyorum. Şimdi hayatım, geçmişimde kendime söylediğim yalanların, doğrusunu aramakla geçiyor.

İnsanların içinde hiç kendisi için yaşamayı beceremeyen kişinin sürekli yalnızlığa kaçması şaşılacak bir durum değildir. Başkalarının yanında, ben hep bir başkası oluyordum; fakat büründüğüm çeşitli kimliklerin hiçbirinde ben yoktum. Sahi ben neredeydim?.. Ben! Ben buradaydım, burada olmasına ama benim ruhum neredeydi? Neden buradaydım ben?Neden bu kadar kalabalık insan kümelerinin içinde sessiz sessiz yürüyor ve yaşıyordum hep?.. Cevabını bilmediğim sorulardı bunlar benim.

Bir sene, aşırı içine kapanık ve sessiz olduğum için okulun rehberliğine yollanırdım, diğer sene derslerde çok konuştuğum için disipline verilirdim. Bir şey haddini aşarsa zıddına dönermiş ve ben de belki, bir yerde bulamadığımı bu sefer de zıddında arıyor ve orada da bulamıyordum.

Vasata ise hiç ulaşamıyordum. Ben ortalarda dolaşsam da, duygularım yine uçlarda dolaşıyordu hep. Bazen çekingen, bazen utanmaz; bazen tembel, bazen çalışkan oluyordum. Aslında hepsi de, bir kendini ifade etme sorunun ürünüydü. Doğru insan olmak için çalıştığımda, daha çok acı çekiyordum sanki. Okulda kitapların yüzüne bakmaz, sınıfta haşarılıklarım bitmek bilmez, yani yaramaz adamın tekiyken başıma gelen her olumsuzluğun da bir nedeni oluyordu; ama ben tam tersini denemeye kalkıp, sözde iyi çocuk olmayı denediğimde, yine her şeyin aynı kalışı tuhafıma gidiyordu. Acı çekmemem gerektiğini düşünürken acı çekmeyi kendime bir haksızlık olarak görüyordum ve canım daha çok yanıyordu.

Biliyordum ki, hayatın bir zamanı vardı, hem de çok uzun bir zamanı vardı, benimse aksine zamanın oldukça kısaydı. Ortalama bir ömür beklentisi içine sığdırmam gerekiyordu ne yapacaksam. Bunun telaşı, zamanlamamı hep şaşırtıyordu. Yapmam gerekenleri zamansız yapıyor, beklediklerimi zamansız bekliyordum. Dünyanın saatiyle, benim saatim bir türlü birbirini tutmuyordu. Ruhum benimsemediği bir çarkın içinde daha ne kadar yuvarlanacaktı? İnsanların içinde yapamıyordum, hayır, olmuyordu. Okula gitmemin tek amacı, orada geçirmem gereken vakti, bir şekilde doldurup eve dönmekti. İşe başladığımda da amacım, paramı kazanıp geri dönmek olmuştu.

Okuldayken kitaplarla hayatın arasında bir ilgi göremezdim hiç, hoş hala da gördüğümü söyleyemem, ama artık seviyorum kitapları.

Gün geldi ki geceler ve gündüzlerde genelde yalnız olmama rağmen, tek olmanın rahatlığını hiç mi hiç hissedemez oldum. Önceleri insana hoş gelen yalnızlığın zamanla korkutucu bir canavara dönüşmek gibi bir özelliği vardı. Geçmişte yaşadığın her kötü olayı, sanki yaşandığı zamankinden çok daha ağır bir sıkıntıyla tekrar ve tekrar yaşamaya başlıyordum. Gelecekle ilgili endişeler ise biriktikçe birikiyordu. Eskiden hiç bilmediği düşüncelerle, görünmez bir el tarafından donatılıyordu beynim. Yalnızlık da değildi korkakların kaçabileceği sakin bir liman, insan olanın saklanabileceği hiçbir yer yoktu şu kubbenin altında… Burası boğucu bir yer!

Hayallerime yürüyebileceğim yollarım olmadı benim, gözüm engellere takıldı vazgeçtim. Engel denilen şey de ne? Hayallerimin önündeki en büyük engel yine bendim, yenemezdim kendimi. Hayalini kurduğum şey, şimdi olduğumdan başka bir şey olmak, başka bir hayatı yaşamaksa; o hayat önündeki tek yıkılmaz duvar da yine bendim. Sanki bir siyah çekmişlerdi ki önüme, tuttuğum tüm ışıkları emiliyordu.

Hayallerimle benim aramda; bir dağın tepesiyle, bir okyanusun dibi arasındaki uzaklık kadar mesafe vardı: Yaşadığım dünya, okyanusun dibi; hayallerim, bilmediğim bir dağın tepesiydi. Vazgeçtim hayallerimden, hiç değilse su yüzüne çıkabilsem ve bu sonsuz karanlıktan kurtulup, hiç değilse ömrümün geri kalanını aydınlıkta geçirebilsem… Ama bu bile ne kadar zor benim için; insanların yaşadığı küçük mutluluklar bile, benim ne kadar uzağımda.

Düşünüyorum, şimdi yaptığım gibi yapmasam, ne değişirdi diye… Hiçbir şey, hiçbir şey değişmezdi, biliyorum. Alay ediyorlar sanki benimle; canı sıkılan insanların, ellerine aldıkları kürdanlar gibi biraz oynayıp kırıp atıyorlar beni, oysa hiçbir önem taşımıyorum onlar için, olsun onlar yine de kırıp atıyorlar beni.

Hayattan hiçbir şey aldığımı düşünmüyorum. Peki, ben ne vermiştim ona? Hiç!.. Sadece çok acı çekmiştim ve bunun beni özel yapacağını sanıyordum o kadar. Hayatsa insanın acılarını asla umursamazdı, bunu görebilmeliydim.

Sorular, sorular ve sorular… Çözümsüzdüler.

Elimdeki bütün silahları kendimi yenmek için kullandım, ama yine de olmadı, kendi kendimle verdiğim savaşta yine ben yenildim.

Hayat herkese mi bu kadar acımasız davranırdı, yoksa zoru sadece benimle miydi? Hayata tutunabilmek için, bir süre savaşıp sonra pes ettiğim savaşın, aynısını herkes mi vermişti benim gibi? Herkes kazanmıştı da, bir ben mi yenilmiştim?

Benim tıynetimdeki insanlar için öyle kaçınılmaz bir sonuçtur ki başarısız olmak; benim gibilerin başarılı olabilmesi, yerden göğe bir taşın düşmesi gibi olanaksız olmalıydı.

Hayallerim… Fikrimce hepsi birer yalan, aklımla hepsinden kaçmaya çalışıyorum, ruhumsa saf bir çocuk gibi hayallerin tuzağına düşüyor. Düştükçe daha da çocuklaşıyor. Ruhum kansa da, aklım bana inanma diyor, inanma. Yaralı ruhum kansa da, ben inanmıyorum.

İnsanın tek hayali vardır ve o da kendisi olabilmektir fikrimce. Sevdiğimiz biriyle birlikte olmayı hayal ederken bile, onların yakınında olmak kadar, sevdiğimizin bizi sevdiğini bildiğimiz kendimize yakın olmayı da istemez miyiz?.. Biraz daha barışmak kendimizle, sevildiğimize kanarak…

Hayallerim kırılmaz benim, onlar hep benimle… Kurduğum güzel hayallerin hiçbir suçu yok, bütün suç benim, bu yüzden kırılan da onlar değil, yine benim.

Bu sular benim sularım, bu yollar benim yollarım değil; ben bu sularda boğulur, bu yollarda yitip giderim.

Ben neyim, ben sıkışıp kalmışım keyfiyetlerin arasında; ben ne cahilim ne âlim; ne akıllıyım ne aptal; ne olduğu belirsiz bütün bir hayat yaşıyorum, bütün hayatın dışında. Ne bir anlam bulabiliyorum kendime, ne de büsbütün bir anlamsızlığa bırakabiliyorum kendimi.

Nereye gidiyorum belli değil. Ne şanlı bir geçmişim var, ne aydınlık bir geleceğim… Sonsuz biri karanlığın içinde yüzüp gitmekteyim.

Bazen acı, bazen küçük avuntular ve bazen de hayalperest bir savunmanın kalkanında yaşayıp süreceğim ben.

Ne acılarıma bir neden bulabileceğim, ne de sahici bir coşkudan yoksun sevinçlerime.

Herkes gibi bütün gücümle unutmaya çalışacağım karanlık sonumu; sözlerle teselli bulacak, yine sözlerle kahrolacağım.

Yaşayıp gideceğim… Ne olmayası çukurlara düşeceğim… Bazen kederler uyduracağım yaşamın boşluğunda kendime, bazen küçük sevinçler. Hepsi de aynı amaca hizmet edecek: Bilinmezliğin ezici baskını üstümden, düşüncemden iteceğim.

Herhangi bir insan gibi yapacağım, yani boğulan herhangi bir insan gibi… Boğulmak mukadder de olsa en nihayetinde, ben boğulmamak için çırpınıp duracağım.

Düşüncenin, bilincin, gerçeğin; ağırlığında, havasızlığında, karanlığında; nerede bir pencere bulsam, bir daracık anın içinde soluklanacağım. Nerede bir ışık huzmesi görsem, aydınlığı son damlasına kadar içebilmek için koşacağım. Üstelik içimdeki okyanusun sularında boğulurken, yine hep aynı çaresizlikle yapacağım bunları.

Biliyorum, en sonunda, yine aynı ümitsizliğe çarpacağım; çünkü insanım ben, çünkü başka çarem yok. Varlığın cümbüşünde kaybolmuş her zerre gibi, çaresiz ben de üstüme düşen acıyı çekeceğim.

Bir arayıştır ki sürüp gidecek her doğan gün. Kimsenin cevabını bilmediği soruları soracağım bundan sonra da. Benden önce kimse bulamamış ve benden sonra da besbelli ki bulunamayacak cevapları arayacağım. Ben de bulamayacağım. Bir türlü olduğum için, olup olamamışlığın arasında, olmadığını tahmin ettiğim bir şeyi ümitsizce kovalayacağım. Aklımın loş ışığında, gerçeğin sonsuz boşluğunu bir aydınlatma çabasıdır sürüp gidecek. Ve biliyorum ki öleceğim en sonunda…

Her günü, ne kadar boş, ne anlamsız sancılarla geçiyor hayatın. Havsalam almıyor ama yine de yaşıyorum. Hayatın küçük zorlukları karşısında, büyük bir kahraman gibi savaşıyorum, ama sonradan farkına varıyorum ki; savaşmak, savaşmak zorunda olmak, yenilgilerin en büyüğü aslında benim için.

Kader, keskin kılıcını can damarlarıma vurdukça, bir damla kan bile damlamıyor yere, acıma işaret diye. Kimse görmüyor, hissetmiyor çektiğim acıyı, kimseye inandıramıyorum. Esasında benden başka kimseyi de ilgilendirmiyor ama anlatmam gerekiyor. Yazarken duyduğum sancıyı, okurken anlayabilmeniz için bütün gücümle çırpınıyorum.

Hayatın bütün acılarına ve sorgularına isyan ediyorum. Neden sonra, hayatın karşıma çıktığı ilk yerde, yine eski halimi alıp, babasından azar işitmiş küçük çocuklar gibi süt dökmüş kediye dönüyor ve bu çalkalanma içinde sürüp gidiyorum.

Oyun mu yoksa her şey, duyularım birer oyuncak mı? Aklıma yapışan tüm korkular birer senaryo mu? Bu kadar soru, bu kadar işkence niye? Neyin bedeli bunlar, en korkutucusu da karşılıksız mı bunlar? Hele bu bilinç, hele bu farkındalık; tüm acı gerçeklerimi sürekli yüzüme vuran, bana ne olduğumu ve ne olamadığımı bağıran, bana acıdan başka bir şey vermeyen… Taşımaya kim dayanır, kim razı olur bilincin bu demirden ağır yükünü?

Uyuyabilmek için de çırpınıyorum, uyanabilmek için de.

Her güne ya da geceye uyandığında; ne yaşayacağını, ne hissedeceğini az çok biliyor olmak bilseniz ne buhranlı bir ümitsizliktir.

Biraz korku, biraz ümit ve birkaç sigarının dumanında hayatta bulamadığın mutluluğu nafile çabalarla aramak…

Sıradan bir hayat yaşıyorum işte, nasıl bir hayat? Öyle tek başına, öyle izleyerek, yaşamın uzağında öyle… Sokağa adımımı atar atmaz, sen tek başınasın diyor herkes sanki bana, ne işe yararsın diye soruyorlar. Her şey başkalarının eseri… Milyarlarca insanın arasında ikinci biri gibi hissediyorum kendimi. Yalnız biri gibi hissediyorum.

Bu dünyada, her ölünün bir mezarı olsa da, her yaşayanın bir yeri olmadığını biliyorum.

Aslında, daha çok sıkıntısı vardır hayatın, ama onlar da bunlara benzer bir çaresizliğin mührünü taşır nasıl olsa. Anlatmaya lüzum yok.

Mutsuzum sadece, nasıl bir mutsuzluk, neye ve kiminkine benzer bilmiyorum, bu yüzden yalnız hissediyorum kendimi, mutsuzların bile yanında.

Ve artık kolayını buldum, madem sefil biriyim ben, bakmıyorum aynalara. 

Yorumlar kapatıldı.

Dertleşme

Sebepsiz mutluluklarla uyandığım da olurdu, başıboş semanın içimde boğulan bir duman gibi gözlerimi buğulaştırdığı da.

Varoluşun omuz çürüten ağırlığını hafifletmek kolay olmazdı. Binbir düşünsel savunma mekanizmaları arar dururdum. En basitinden bu da geçer derdim. Bazen de her şeyin bir illüzyondan ibaret olduğunu telkin ederdim kendime, inanma derdim inanma.

Geçmişte yitirilmiş bir tamamlanmışlık duygusuna hasret duyardım her dem.

Umut denilen şeyse, o duyguya gelecekte bir yerlerde yeniden bulabileceğimi duyduğum inançtı. Baş döndüren varlık cümbüşü bir gün yeniden vahdete varacak ve ben evrenle bir anne kucağına varmış gibi yeniden kucaklaşacaktım.

Gerçek değil diyordum, içindeki acılar gerçek değil. Bak, her şey aynı; aynı güneş, aynı mavi, aynı sonsuzluk… Beyninin ayarı bozuldu yine…

Dünyayı karanlık görmenin sebebi, dünyanın karanlık oluşu değil, gözümdeki perdeler… Perdeleri çeken her kimse, bir gün gelir, yine kaldırır onları gözlerinden diyordum kendime. Acılarımı ortadan kaldırmasa da; bu teselliyle acılarıma direnip hayatta kalıyordum.

Her şeye, yani hayatın bireyi zorlayan tüm gerçeklerine rağmen pes etmeyip, adını benim de tam koyamadığım; ama mevcut olandan daha anlamlı belirsiz bir yaşamın peşinden gitmiştim hep.

Varlığıma bir anlam bulma çabası yerine, sadece tek başına varlığımın bile, hiçliğin yanında var olmuş olmasının özel bir şey olduğu zannına kapılmıştım. Birisi benim varlığımı, hiçliğe tercih etmişti. Yoksa boşuna mı kurtulmuştum sağ salim bunca beden ve ruh yaralarından?

Küçüktüm, küçük ve çaresiz oluşumun bana sağladığı ayrıcalığın ve özgürlüğün hep süreceğini sanırdım. Hayatın zor, sorumluluk isteyen ve bireyleri altına alıp ezen o insafsız yüzünün sadece büyükleri ilgilendiren bir mesele olduğunu düşünerek, sanki hiç büyümeyeceğim yanılgısıyla yaşardım.

İnsanların iyi, anlayışlı ve sevecen olmaları için her zaman bir takım koşulların sağlanması gerektiğinin ilk zamanlar farkına varamadığımdan, başlarda, bu özelliklerin, tüm koşullardan bağımsız, insanların yaratılışında bulunan bir cevher olduğunu düşünüyordum. Elbette bunun da büyük bir yanılgı olduğunu çok geçmeden anladım.

Geçmiş yaşamımda, tutkuyla ve gerçekleşmediğinde içimde iz bırakacak kadar istediğim, sonra da bunun için bilinçli bir çapa sarf edip ulaşamadığım hayal kırıklıklarım olduğunu pek anımsamıyorum; kurduğum hayaller henüz çocuk aklıyla bile hayal oldukları kolaylıkla ayırt edilebilecek türdendiler. Örneğin tüm zorbalıklara karşı korkmadan karşı koyabilecek derecede güçlü olmayı hayal ederdim ya da çok zengin olduğumu… Her ne kadar hayallerin gerçek dünyadan kesin çizgilerle ayrıldığını çocukken bile fark edebilsem de; çocukların hayallere inanç besleyebilmesi için onların gerçekleşebilir olup olmaması, onların gözünde ihmal edilebilir bir durum olduğundan, ütopik beklentilerimin olması, onlara inanmama o zamanlarda bir engel teşkil etmiyordu.

Gerçeklerin bana hiç de mutluluk bahşettiğini hatırlamam, bu yüzden en güzel mutlulukları sanırım yalanların güzelliğine kanabilme yeteneğimi henüz kaybetmemiş olmam sayesinde çocukluk yıllarımda yaşayabildim. Sonraki yıllarda ise, mutlu olabilmek için, sırf bir takım kulağa hoş gelen yalanlara sahip olmanın yetmeyeceğini anladım. İnsanların senin hakkındaki düşüncelerinden bağımsız olabilmek gerektiğini de… Şimdiyse bundan daha fazlasının gerektiğini görüyorum, kendi dışındaki insanların yaşadığı acıları umursamamayı da insan bir şekilde başarabilmeliymiş, çünkü bizim dışımızdaki insanların yaşadığı her trajik hikâyenin bize savurduğu gizli tehditlerin yankısı içinde mutlu olabilmek pek mümkün görünmüyor.

Ne yazık ki, geçmişime bugünden bakınca, aldığım hayati kararların hemen hepsinde belirsiz korkularımın etkisi olduğunu görüyorum. Koşmalarım arzularla güzelliğe varışın değil, acıların kokusuyla kaçışımın eseriymiş meğer. Hayallerime varmak için harcamam gereken gücümü, hep korkulardan kaçmaya harcadım.

Çocukluğumda büyüklerin bana, ailemin yanımda olduğu ve olmadığına bağlı olarak farklı tarzlarda davrandıklarını hatırlıyorum. (Bunu hiçbir büyük bilmezdi belki de, zaten büyükler çocukların bilmediği her şeyi bilir, fakat çocukların bile bildiği en basit şeylere bile akıl erdiremezlerdi. Aslına bakılırsa, insan hangi yaşta olursa olsun, hem büyüklerini, hem küçüklerini, hem de akranlarını anlamak zorunda olması ne kadar da zor.) Anlaşılan, insanların hiçbiri, bize biz olduğumuz için değil; onlar bize, bizdeki bir takım özelliklerden ya da başka bir takım şeylere duydukları saygıdan ötürü değer veriyorlardı.

Evde ailem, okulda hocam; bana, benim ileriki hayatımda karşılaşacağım zorluklarla nasıl baş etmem gerektiğini öğreteceklerine, sanki hepsi başlı başına bir zorluktular benim için. Küçükken büyük olmanın farklı ve özel bir şey olduğunu düşünürdüm, fakat biraz yaş alınca bunun fazlaca bir anlamı olmadığı çıktı ortaya. Büyük olmanın kendi başına hiçbir saygı duyulası tarafı olamazdı, çünkü büyümek tamamen zamana bağlı sıradan bir oluştu. Büyümek bazıları için ikiyüzlülüğü öğrenmekse, bence o insanların küçüklüğü büyüklüğünden daha saygın kabul edilmeliydi. Küçükken, büyüklerin benim bilmediklerimi bildiğini sanmak bana tuhaf bir güven duygusu verirdi, büyüyerek hiçbir şey öğrenilemediğini fark ettiğimde ise içimdeki güven duygusu yerini tamamen güvensizliğe bıraktı.

Her şey karmaşıklaştı. Mutluluk gördüğüm yaşamlar; bütün zor sorulardan daha komplike ve çözümsüz birer soruya dönüşmüştü benim için zamanla. Benden ne istiyorlardı, nasıl bir insan olmalıydım? Ya da nasıl bir insan olamadığım için üstüme geliyorlardı bu kadar? Birilerinin istediğinin ne olduğunu kavrayıp öyle olmayı başarırsam, ben gerçekten bir insan mı olacaktım yoksa toplumun sorgulamaya kapalı geleneklerine göre kurulmuş bir makine mi?

Her yeni doğanı, kendilerine zorla benzetmeye çalışanlarla dolu bu dünyanın bana ne ihtiyacı vardı o zaman? Herkes birbirine yakın bir sıradanlıkla yaşayacaksa yeni bir insana, yani bana ne ihtiyaç duyulmuştu bu yerde?

Annemle babamın, çocuk bir mutluluk vesilesidir düşüncesiyle dünyaya gelmiş ve o görevi hakkıyla yerine getirmesi gereken ve kendi çektiği ıstıraplar önemsiz biri miydim ben yalnızca? Hayal ettiğim her güzel şey; sevdiğim, yakın olmak istediğim her sevilmeye değer şey, yanında getirdiği sorularla bana acı vermekten başka bir işe yaramıyordu ve yaramayacaktı da anlaşılan.

Ama yaşamanın her şeye rağmen güzel bir şey olduğunu düşünüyor olmalıydım; çünkü ruhumun en karanlıkta kaldığı anlarda bile ölmekten korkuyordum.  Yaşamalıydım ama nasıl, işte asıl soru hep buydu!

Doğrusu hayat hiç de hayal ettiğim gibi çıkmamıştı. Böyle bir hayatla karşı karşıya kalmış olmanın verdiği şaşkınlığı her gün aynı tazeliyle yeniden ve yeniden hissediyordum.

Her uyanışım, bir kâbusun bitip başka kâbusların başlangıcı demekti. Her uyandığımda “Ben neredeyim ve bu kurulmuş dekor da neyin nesi?” diye soruyordum içimden. İçimden korkarken dışımdan kaçıyor görünüyordum.

İnsanları ve kendimi biraz daha sevebilmeyi çok isterdim; buranın, insanların güvenilir olduğuna inanabildiğim ve insanların bir diğer insanın acılarını daha kolay anlayabildiği bir dünya olmasını da… İnsanın bir diğer insanı anlayabilmesinin bu kadar zor, hatta imkânsız olması gerçekten çok garip…

Hayal ettiklerimin hiçbiri gerçekleşmedi. Ben, bilmediğim bir güç tarafından, sanki karanlık bir kuyuya itilmiş ve bir daha da kurtulamamıştım. İçimdeki öfke başka hiçbir kıvılcıma gerek olmadan beni yakmaya yetiyordu. Varoluşum ise baştan ağaya birilerinin oyunuydu sanki. Acılarım ve içimdeki bu koca boşluk hissi, sahi kimin eğlencesiydi?.. İnanın hiç bilmiyordum.

Kim isterdi ki yenilmiş olmak, savaştan kaçan bir korkak olarak damgalanmak? Tabii ki ben de istemezdim ama güç yetiremedim. İnsan olmanın altından kalkamadım, aldığım nefesin hakkını veremedim. Her şeye geç kaldım, geç kaldıkça acele ettim ve acele ettikçe elim ayağıma dolaştı ve daha da geç kaldım. Hayatın bana sunduğu her ipe tutunmaya çalıştım sözde, fakat sonunu getiremedim. Hiçbir ipin sağlamlığına inanmadım ve hiçbir ipe de bu yüzden koparacak kadar asılamadım. Hangi ipin ucunda gerçek bir hayatın olduğunu bilemedim. Hayatın hep yolun sonunda olduğunu sandım ve ben yollarda ölü bir ruhla yürümeye kalktım. Hiçbirinin, hiçbirinin sonu gelmedi yolların. Sanki hayatım bir türlü başlamıyordu.

Hiçbirinde yoktum. Hayalim olmaktı… İyi bir insan olmak, başkalarına yararlı bir insan olmak, ailemin gurur duyduğu biri olmaktı. Sözde olmaktı amacım… Ama ben başkalarına iyilik yapmayı düşünürken bile hep kendi iyiliğimi gözetirdim. Oysa hep kendini düşünen birinden insanlara ne fayda gelirdi? Hep kendi sorunlarıyla uğraşan birinin kime nasıl yardımı dokunabilirdi? Her geçen gün kendine nefretini büyüten birinden insanlara sevgiyle yaklaşabilmesi nasıl beklenirdi?

Bir şeyler öğrenmeye çalışken hayattan, hayatın en gözle görülen gerçeklerini atlamıştım. İki ucu da çıkmaz olan sokaklara düştüm ve bir daha da çıkamadım. Her gün kaybettim ama bana neyin kaybettirdiğini bulamadım. Hangi budala inanır bu sözlere?.. Ben inanıyorum. Şimdi hayatım, geçmişimde kendime söylediğim yalanların, doğrusunu aramakla geçiyor.

İnsanların içinde hiç kendisi için yaşamayı beceremeyen kişinin sürekli yalnızlığa kaçması şaşılacak bir durum değildir. Başkalarının yanında, ben hep bir başkası oluyordum; fakat büründüğüm çeşitli kimliklerin hiçbirinde ben yoktum. Sahi ben neredeydim?.. Ben! Ben buradaydım, burada olmasına ama benim ruhum neredeydi? Neden buradaydım ben?Neden bu kadar kalabalık insan kümelerinin içinde sessiz sessiz yürüyor ve yaşıyordum hep?.. Cevabını bilmediğim sorulardı bunlar benim.

Bir sene, aşırı içine kapanık ve sessiz olduğum için okulun rehberliğine yollanırdım, diğer sene derslerde çok konuştuğum için disipline verilirdim. Bir şey haddini aşarsa zıddına dönermiş ve ben de belki, bir yerde bulamadığımı bu sefer de zıddında arıyor ve orada da bulamıyordum.

Vasata ise hiç ulaşamıyordum. Ben ortalarda dolaşsam da, duygularım yine uçlarda dolaşıyordu hep. Bazen çekingen, bazen utanmaz; bazen tembel, bazen çalışkan oluyordum. Aslında hepsi de, bir kendini ifade etme sorunun ürünüydü. Doğru insan olmak için çalıştığımda, daha çok acı çekiyordum sanki. Okulda kitapların yüzüne bakmaz, sınıfta haşarılıklarım bitmek bilmez, yani yaramaz adamın tekiyken başıma gelen her olumsuzluğun da bir nedeni oluyordu; ama ben tam tersini denemeye kalkıp, sözde iyi çocuk olmayı denediğimde, yine her şeyin aynı kalışı tuhafıma gidiyordu. Acı çekmemem gerektiğini düşünürken acı çekmeyi kendime bir haksızlık olarak görüyordum ve canım daha çok yanıyordu.

Biliyordum ki, hayatın bir zamanı vardı, hem de çok uzun bir zamanı vardı, benimse aksine zamanın oldukça kısaydı. Ortalama bir ömür beklentisi içine sığdırmam gerekiyordu ne yapacaksam. Bunun telaşı, zamanlamamı hep şaşırtıyordu. Yapmam gerekenleri zamansız yapıyor, beklediklerimi zamansız bekliyordum. Dünyanın saatiyle, benim saatim bir türlü birbirini tutmuyordu. Ruhum benimsemediği bir çarkın içinde daha ne kadar yuvarlanacaktı? İnsanların içinde yapamıyordum, hayır, olmuyordu. Okula gitmemin tek amacı, orada geçirmem gereken vakti, bir şekilde doldurup eve dönmekti. İşe başladığımda da amacım, paramı kazanıp geri dönmek olmuştu.

Okuldayken kitaplarla hayatın arasında bir ilgi göremezdim hiç, hoş hala da gördüğümü söyleyemem, ama artık seviyorum kitapları.

Gün geldi ki geceler ve gündüzlerde genelde yalnız olmama rağmen, tek olmanın rahatlığını hiç mi hiç hissedemez oldum. Önceleri insana hoş gelen yalnızlığın zamanla korkutucu bir canavara dönüşmek gibi bir özelliği vardı. Geçmişte yaşadığın her kötü olayı, sanki yaşandığı zamankinden çok daha ağır bir sıkıntıyla tekrar ve tekrar yaşamaya başlıyordum. Gelecekle ilgili endişeler ise biriktikçe birikiyordu. Eskiden hiç bilmediği düşüncelerle, görünmez bir el tarafından donatılıyordu beynim. Yalnızlık da değildi korkakların kaçabileceği sakin bir liman, insan olanın saklanabileceği hiçbir yer yoktu şu kubbenin altında… Burası boğucu bir yer!

Hayallerime yürüyebileceğim yollarım olmadı benim, gözüm engellere takıldı vazgeçtim. Engel denilen şey de ne? Hayallerimin önündeki en büyük engel yine bendim, yenemezdim kendimi. Hayalini kurduğum şey, şimdi olduğumdan başka bir şey olmak, başka bir hayatı yaşamaksa; o hayat önündeki tek yıkılmaz duvar da yine bendim. Sanki bir siyah çekmişlerdi ki önüme, tuttuğum tüm ışıkları emiliyordu.

Hayallerimle benim aramda; bir dağın tepesiyle, bir okyanusun dibi arasındaki uzaklık kadar mesafe vardı: Yaşadığım dünya, okyanusun dibi; hayallerim, bilmediğim bir dağın tepesiydi. Vazgeçtim hayallerimden, hiç değilse su yüzüne çıkabilsem ve bu sonsuz karanlıktan kurtulup, hiç değilse ömrümün geri kalanını aydınlıkta geçirebilsem… Ama bu bile ne kadar zor benim için; insanların yaşadığı küçük mutluluklar bile, benim ne kadar uzağımda.

Düşünüyorum, şimdi yaptığım gibi yapmasam, ne değişirdi diye… Hiçbir şey, hiçbir şey değişmezdi, biliyorum. Alay ediyorlar sanki benimle; canı sıkılan insanların, ellerine aldıkları kürdanlar gibi biraz oynayıp kırıp atıyorlar beni, oysa hiçbir önem taşımıyorum onlar için, olsun onlar yine de kırıp atıyorlar beni.

Hayattan hiçbir şey aldığımı düşünmüyorum. Peki, ben ne vermiştim ona? Hiç!.. Sadece çok acı çekmiştim ve bunun beni özel yapacağını sanıyordum o kadar. Hayatsa insanın acılarını asla umursamazdı, bunu görebilmeliydim.

Sorular, sorular ve sorular… Çözümsüzdüler.

Elimdeki bütün silahları kendimi yenmek için kullandım, ama yine de olmadı, kendi kendimle verdiğim savaşta yine ben yenildim.

Hayat herkese mi bu kadar acımasız davranırdı, yoksa zoru sadece benimle miydi? Hayata tutunabilmek için, bir süre savaşıp sonra pes ettiğim savaşın, aynısını herkes mi vermişti benim gibi? Herkes kazanmıştı da, bir ben mi yenilmiştim?

Benim tıynetimdeki insanlar için öyle kaçınılmaz bir sonuçtur ki başarısız olmak; benim gibilerin başarılı olabilmesi, yerden göğe bir taşın düşmesi gibi olanaksız olmalıydı.

Hayallerim… Fikrimce hepsi birer yalan, aklımla hepsinden kaçmaya çalışıyorum, ruhumsa saf bir çocuk gibi hayallerin tuzağına düşüyor. Düştükçe daha da çocuklaşıyor. Ruhum kansa da, aklım bana inanma diyor, inanma. Yaralı ruhum kansa da, ben inanmıyorum.

İnsanın tek hayali vardır ve o da kendisi olabilmektir fikrimce. Sevdiğimiz biriyle birlikte olmayı hayal ederken bile, onların yakınında olmak kadar, sevdiğimizin bizi sevdiğini bildiğimiz kendimize yakın olmayı da istemez miyiz?.. Biraz daha barışmak kendimizle, sevildiğimize kanarak…

Hayallerim kırılmaz benim, onlar hep benimle… Kurduğum güzel hayallerin hiçbir suçu yok, bütün suç benim, bu yüzden kırılan da onlar değil, yine benim.

Bu sular benim sularım, bu yollar benim yollarım değil; ben bu sularda boğulur, bu yollarda yitip giderim.

Ben neyim, ben sıkışıp kalmışım keyfiyetlerin arasında; ben ne cahilim ne âlim; ne akıllıyım ne aptal; ne olduğu belirsiz bütün bir hayat yaşıyorum, bütün hayatın dışında. Ne bir anlam bulabiliyorum kendime, ne de büsbütün bir anlamsızlığa bırakabiliyorum kendimi.

Nereye gidiyorum belli değil. Ne şanlı bir geçmişim var, ne aydınlık bir geleceğim… Sonsuz biri karanlığın içinde yüzüp gitmekteyim.

Bazen acı, bazen küçük avuntular ve bazen de hayalperest bir savunmanın kalkanında yaşayıp süreceğim ben.

Ne acılarıma bir neden bulabileceğim, ne de sahici bir coşkudan yoksun sevinçlerime.

Herkes gibi bütün gücümle unutmaya çalışacağım karanlık sonumu; sözlerle teselli bulacak, yine sözlerle kahrolacağım.

Yaşayıp gideceğim… Ne olmayası çukurlara düşeceğim… Bazen kederler uyduracağım yaşamın boşluğunda kendime, bazen küçük sevinçler. Hepsi de aynı amaca hizmet edecek: Bilinmezliğin ezici baskını üstümden, düşüncemden iteceğim.

Herhangi bir insan gibi yapacağım, yani boğulan herhangi bir insan gibi… Boğulmak mukadder de olsa en nihayetinde, ben boğulmamak için çırpınıp duracağım.

Düşüncenin, bilincin, gerçeğin; ağırlığında, havasızlığında, karanlığında; nerede bir pencere bulsam, bir daracık anın içinde soluklanacağım. Nerede bir ışık huzmesi görsem, aydınlığı son damlasına kadar içebilmek için koşacağım. Üstelik içimdeki okyanusun sularında boğulurken, yine hep aynı çaresizlikle yapacağım bunları.

Biliyorum, en sonunda, yine aynı ümitsizliğe çarpacağım; çünkü insanım ben, çünkü başka çarem yok. Varlığın cümbüşünde kaybolmuş her zerre gibi, çaresiz ben de üstüme düşen acıyı çekeceğim.

Bir arayıştır ki sürüp gidecek her doğan gün. Kimsenin cevabını bilmediği soruları soracağım bundan sonra da. Benden önce kimse bulamamış ve benden sonra da besbelli ki bulunamayacak cevapları arayacağım. Ben de bulamayacağım. Bir türlü olduğum için, olup olamamışlığın arasında, olmadığını tahmin ettiğim bir şeyi ümitsizce kovalayacağım. Aklımın loş ışığında, gerçeğin sonsuz boşluğunu bir aydınlatma çabasıdır sürüp gidecek. Ve biliyorum ki öleceğim en sonunda…

Her günü, ne kadar boş, ne anlamsız sancılarla geçiyor hayatın. Havsalam almıyor ama yine de yaşıyorum. Hayatın küçük zorlukları karşısında, büyük bir kahraman gibi savaşıyorum, ama sonradan farkına varıyorum ki; savaşmak, savaşmak zorunda olmak, yenilgilerin en büyüğü aslında benim için.

Kader, keskin kılıcını can damarlarıma vurdukça, bir damla kan bile damlamıyor yere, acıma işaret diye. Kimse görmüyor, hissetmiyor çektiğim acıyı, kimseye inandıramıyorum. Esasında benden başka kimseyi de ilgilendirmiyor ama anlatmam gerekiyor. Yazarken duyduğum sancıyı, okurken anlayabilmeniz için bütün gücümle çırpınıyorum.

Hayatın bütün acılarına ve sorgularına isyan ediyorum. Neden sonra, hayatın karşıma çıktığı ilk yerde, yine eski halimi alıp, babasından azar işitmiş küçük çocuklar gibi süt dökmüş kediye dönüyor ve bu çalkalanma içinde sürüp gidiyorum.

Oyun mu yoksa her şey, duyularım birer oyuncak mı? Aklıma yapışan tüm korkular birer senaryo mu? Bu kadar soru, bu kadar işkence niye? Neyin bedeli bunlar, en korkutucusu da karşılıksız mı bunlar? Hele bu bilinç, hele bu farkındalık; tüm acı gerçeklerimi sürekli yüzüme vuran, bana ne olduğumu ve ne olamadığımı bağıran, bana acıdan başka bir şey vermeyen… Taşımaya kim dayanır, kim razı olur bilincin bu demirden ağır yükünü?

Uyuyabilmek için de çırpınıyorum, uyanabilmek için de.

Her güne ya da geceye uyandığında; ne yaşayacağını, ne hissedeceğini az çok biliyor olmak bilseniz ne buhranlı bir ümitsizliktir.

Biraz korku, biraz ümit ve birkaç sigarının dumanında hayatta bulamadığın mutluluğu nafile çabalarla aramak…

Sıradan bir hayat yaşıyorum işte, nasıl bir hayat? Öyle tek başına, öyle izleyerek, yaşamın uzağında öyle… Sokağa adımımı atar atmaz, sen tek başınasın diyor herkes sanki bana, ne işe yararsın diye soruyorlar. Her şey başkalarının eseri… Milyarlarca insanın arasında ikinci biri gibi hissediyorum kendimi. Yalnız biri gibi hissediyorum.

Bu dünyada, her ölünün bir mezarı olsa da, her yaşayanın bir yeri olmadığını biliyorum.

Aslında, daha çok sıkıntısı vardır hayatın, ama onlar da bunlara benzer bir çaresizliğin mührünü taşır nasıl olsa. Anlatmaya lüzum yok.

Mutsuzum sadece, nasıl bir mutsuzluk, neye ve kiminkine benzer bilmiyorum, bu yüzden yalnız hissediyorum kendimi, mutsuzların bile yanında.

Ve artık kolayını buldum, madem sefil biriyim ben, bakmıyorum aynalara. 

Yorumlar kapatıldı.

Mission News Theme by Compete Themes.