İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Din, Bilim ve Felsefe Üçgeninde Hakikat Arayışımız

Varlık budur benim için, hatta senin için de;

‘Bir hakikat var mı? ‘ derken bir hayale döneriz.

Rıza Tevfik Bölükbaşı

Bedenimize yönelik tehdit oluşturacak uyarımlar, sinir uçlarımız tarafından beynimize acı olarak iletilir. Biyolojik bir ihtiyacımızdan ileri boyutlarda yoksun kalmamız da bizim için bir tür bedensel acı sayılır.

Her birimiz, henüz daha kendimizi bilmeye başlamadan önce, acıkınca ya da iğne olunca ağlamayı bilerek doğarız. Öz farkındalıkların tamamen silinmiş göründükleri anlarda bile ıstırap duyan bedenlerde iniltiler duyulur.

Beynin nasıl ürettiğini tam olarak anlayamadığımız o bilinç denen fenomen, perdesi aralanıp sahneye çıktığındaysa; yalnızca şimdinin değil, geçmişin yaşanmış ve geleceğin yaşanması muhtemel acılarını da düşünüp acı hissedebilme yetisini kazanırız.

Geçmişte yaşadığımız ya da gelecekte yaşamaktan korktuğumuz acı ya da yoksunluklar, bizi, tüm keyfimiz yerindeyken de ruhunuzdan kavrayıp acı içine sürükleyebilir. Aç olmasak ya da bir yerimize iğne batırılmasa da; yalnızlığımız, terk edilmişliğimiz, işsiz güçsüz kalışımız ve daha bir dolu şey, içimizde yerini bilmediğimiz bir şeyleri tetikleyerek bize, dışarımızdan bakıp da kimsenin fark edemeyeceği ruhi acıları yaşatır durur.

Öz farkındalığımız yeşerip, her şeyden ayrı bir varlık olduğumuzu anlamaya başladığımız andan itibaren, öz farkındalığımızı yitirdiğimizde yalnızca bize ait olanların değil bizim olmayanların da bir anlamı kalmayacağını anlayarak içimizde tuhaf bir çaresizlik duygusu hissederiz. Hayat denilen piyeste bazılarımızın rolü sadece seyirciliktir ve o ışıltı sahnelerde herkesin yüzünü çevirip baktığı o kişi hiçbir zaman biz değilizdir. Bir seyirci olarak da olsa, yine de sahnedekileri sonsuza kadar izleyemeyecek olmanın hüznü nedense düğümlenir kalır boğazımıza… Çünkü her figüran kendi hayatının başrolünü oynar bu hayatta.

İhtiyaçlarımız doğası gereği sınırsızdır ve onları hudutlu da olsa karşılayabilmemiz yaşadığımız çevreye belirli bir düzeyde de olsa uyum sağlayabilmemizi gerektirir. Uyumsuzluk bizim hayatiyetimizi doğrudan tehlikeye sokar; dahası ihtiyaçlarımızın sınırsızlığı, onların büsbütün tatmin edilmelerini de imkânsız kılar. İhtiyaçların yarattığı bu imkânsızlığın kısır döngüsü içinde insan, adeta küçük bir fanusun içindeki sonsuzluğa hapsolmuş gibidir ve tüm bu debelenme arasındaki uyum sağlama gerekliliği, insanı sorular sormaya ve sorular cevaplar aramaya zorlar. Buradan da insan için yeni bir ihtiyaç doğmaya yol bulur: Daha fazla bilmek arzusu…

İnsanın tüm hakikat arayışı genel olarak din, bilim ve felsefe üçgenin içinde geçer. Her birinin de ortak özelliği sorulara cevap aramasıdır. Onlar bazen birbiriyle çatışır gibi görünseler de, aslında çatışma onların arasında değil yine biz insanların arasında cereyan eder.

Üçünün de kökeni sorulara dayansa da, din ile bilimin doğası, gerek sorular yönünden gerek sorulara verdiği cevaplara ulaşma metodu bakımından birbirinden bariz bir şekilde ayrılır. Bilimin kendisi, yine kendisine özgü metotlar keşfedip, o metotlarla “nasıl” sorusunun nedenselliğine cevap arayan insanoğlunun kolektif emeğinin neticesinde yükselir.

Dünyevi ihtiyaçlarımızı karşılarken, bilimsel emeğin semeresinden hemen her yerde faydalanırız. Bilim insan zekâsının bir göstergesi sayılabilse de, onun bize asıl gösterdiği şey, insanoğlunun kolektif gücünün haşmetidir; çünkü çok yüksek zekâya sahip olan kimseler bile, kolektif zekâya boyun eğmekten başka bir yol çoğunlukla bulamazlar. Dehalar, kendinden önceki dehaların omuzlarında ve birbirlerini omuz vererek yükselirler. Dünyanın en zeki insanları bile kolektif çabanın dışında kaldığında büyük oranda atalete düşer; çünkü tek bir kişi bütün ömrünü bilimsel hakikatleri keşfetme yolunda bile harcasa, bilimsel birikimin ancak damlasına ulaşabilir.

Her şeyi satın alabildiğini vehmettiğimiz para dahi, gerçek karşılığını ancak insanoğlunun kolektif çabasıyla elde eder. Eski zaman zenginleri, bundan çok değil, yalnızca birkaç yüzyıl öncesine kadar; bütün servetlerini dökmeye razı olsalar bile, bugün bizler tarafından çoktan çöpe atılmış eski bilgisayarlarımıza sahip olma imkânına erişemezlerdi.

Tamamen kendi zekâ ve emeğimizin sonucu olarak öğrendiğimizi sandığımız bilgilerin çoğunu, halen, ancak bizden öncekiler sayesinde bilebiliyor; bizim keşfetmediğimiz matbaalarda basılmış kitaplardan, bizden başkalarının kaleme aldığı eserleri okuyarak öğreniyoruz. Hatta bugün aynı şeyi dijital ortamda da yapabiliyoruz. Kullandığımız sabundan, karın ağrımıza iyi gelen ilaçlara kadar her şeyde bilim atının tarihe nakşettiği ayak izlerini görebiliyorken, bu izlerden çok azını tümüyle tek bir kişiye mal edebiliyoruz. Dahası tek bir kişinin yeteneğiyle keşfedilmiş olanlar bile, yalnızca tek bir ihtiyacımıza cevap vermekten öteye geçemeyeceğinden, insanın emeğini tek bir yöne hasredilebilmesi de, yine insanoğlunun müşterekliği sayesinde mümkün olabiliyor.

Hayatımızdaki bu mehabetli yerine rağmen, bilimin, daha doğrusu onun dayandığı bilimsel yöntemin çok tuhaf bir acizliği var: Bilimsel yönteme dayanan bilim, bize dünyayı mamur hale getirecek ya da yok edecek gücü sağlayan aletler sunarken, o aletlerle ne yapmamız gerektiğiyle ilgili pek fazla fikir telkin edemiyor. Sigaranın sağlığa zararlı olduğunu bilim insanlarından öğrendiğimiz halde, “Sigara içme!” öğüdünü ancak oradan buradan almak zorunda kalıyoruz. Sigaranın zararlı olduğunu ve onun yüzünden daha erken yaşta ölebileceğimizi bize söyleyen bilim insanları, konu neden daha fazla yaşamamız gerektiğini gelince de çok geçerli bir izah getiremiyorlar. Hepsinden öte, bilimsel yöntem, neden bilim yapmalıyız sorusuna bile mülzem bir cevap veremiyor.

Bilim insanları dünyanın dönüşümünde büyük pay sahibi oldukları halde, dünyayı onlar yönetmiyorlar, çünkü bunun bilimsel bir yöntemi olmadığını hepimiz biliyoruz. Bu durumda, tıbbın bütün ileri düzey teknolojik imkânlarıyla donatılmış bir özel hastaneyi, babasından kalmış toprakları paraya tahvil ederek kuran ve yöneten kişinin hâlâ kocakarı ilaçlarına inanan bir kişi olabileceği ihtimalinde bizi şaşılacak ne olabilir ki?

Aslına bakılırsa, bilim sayesinde sahip olduğumuz araçların, psikopat ruhlu insanların eline geçip bizim aleyhimizde kullanılmaması için de ortada hiçbir engel yok. Bilimsel ilerleme, attığımız mesajın karşıya çabuk ulaşmasında tamamen pay sahibiyken, attığımız mesaj yüzünden sevgilimiz bizi terk ederse, o yine hiç oralı olmuyor. Oysa “Neden böyle oldu?” diye sorduğumuzda, parkların banklarında bomboş oturan bilge adamların kendinden emin bir tavırla vereceği onlarca cevap var.

Peki, bilim ‘nasıl’ı din ‘niçin’i ararken aradaki çatışma nereden çıkıyor? Bunun muhtemel sebeplerinden biri, dinin de ara sıra “nasıl” sorusuna cevap vermek istemesiyle alakalı olabilir. Örneğin, insanın niçin yaratıldığı zaten tamamen dinin konusudur, diğer taraftan uçakların nasıl uçacağının da bilimin sahasına girdiğinden kimse şüpheye kapılmaz. Doğrusu bu noktada hiçbir çatışmanın çıktığı da görülmemiştir; fakat dinin ya da onu yorumlayanların, insanın nasıl var olduğuyla alakalı soruya da cevap vermeye kalkışmasıyla ortam biraz gerilir gibi olur. Üstelik bu cevap, bilimsel açıklamayla çelişir bir cevap olursa, haliyle iki tarafın da canını sıkan bir sarmala girilir. Yine buna benzer bir örnek de; televizyona çıkan sismologlar, depremlerin nasıl olduğunu izah ederken, bir din âlimin de çıkıp depremlerin günahlarımız yüzünden olduğunu söyleyebilmesidir.

Bilim “nasıl”ın nedenselliğini açıklarken kontrol edemediği şeyler olunca, o konularla ilgili insanların dine yönelmesi de, aslında fazlasıyla anlaşılabilir bir durum sayılır. Örneğin, suyun yüz derecede kaynadığını bildiğimiz ve bunun şartlarını kontrol edebildiğimiz müddetçe, dindar ya da dinsiz oluşumuz fark etmeksizin dua etmek yerine ocağı yakmayı seçiyoruz; fakat yağmurun hangi koşullarda yağacağını bilsek de, o şartları tamamen kontrol edemediğimiz için kimi durumlarda yağmur duasına çıkabiliyoruz.

Bilim ile din arasındaki bu anlaşmazlığa uzlaşı sağlama ihtimali olan bir alan olarak karşımıza felsefe çıkar. Felsefenin hakikati bulmaya yönelik yöntemi, bilimsel olandan da dinî olandan da farklılıklar içermesine rağmen, rasyonel ve mantıksal tutarlılığa sadık kalmak şartıyla herkesin rahatça hareket edebileceği ortak bir sahadır. Bu sayede gerek bilim insanları gerek din âlimleri aynı kulvarda ortak yöntemlerle münazara içerisine girebilirler.

Felsefi yöntem bilimsel yöntemden farklı olsa da, bilimsel yöntemle ortak noktaları yok da değildir. Bu yöntemsel kesişim noktaları, bilim insanlarına da neden sorusu üzerine eğilebilecekleri bir imkân tanır. Diğer taraftan, her ne kadar felsefeyi lain bir köşe gibi lanse etseler de, din âlimlerinin de hem bilime hem felsefeye karşı kendi savlarını savundukları alan yine felsefedir.

Esasında insan felsefe yapmaktan istese de kendini kurtarmayı başaramaz. Dünyayı yöneten ve yaşamımıza yön verenler, bize çoğu zaman ortak felsefi kabullerimiz üzerinden tavlarlar. Felsefeyi alaya almak ya da bazı din âlimlerinin yaptığı gibi onu lanetlenmiş ilan etmek hiçbir şeyi değiştirmez, çünkü bunu söylerken de yaptığınız aslında yine felsefeden başka bir şey değildir. Pascal’ın “Felsefeyle alay etmek gerçekten felsefe yapmaktır.” sözü de bu duruma işaret eder.

Dinler vahye dayansalar bile, bir yönüyle felsefi bir içerik taşırlar, çünkü bize ne yapmamız gerektiğini öğütlerler. Tam da bu yüzden, felsefeyle savaşan İslam ulamasından bazı kimselerin düşünceleri de, ansiklopedilerde “İslam Felsefesi” başlığı altında kendine yer bulur. Felsefeye karşı çıkan İslam âlimlerini incelediğiniz zaman, aslında karşı olduklarının felsefe değil, İslam diniyle uyuşmayan felsefe olduğunu görür ve anlarız. Din adamlarının felsefeye karşı çıkışları aslında kendi felsefeleri dışındaki felsefeye karşı çıkış sayılabilir. Nitekim bu ayrımı vurgulamak adına olsa gerektir ki, bazı İslam ulaması, İslam ulamasının düşüncelerine felsefe değil, hikmet denilmesi gerektiğini ileri sürerler. Sanırım buradan yola çıkarak, hikmet ıstılahının, kimileri için “helal felsefe” şubesi anlamına geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Bilimsel bir teorinin getirdiği açıklama özellikle sezgilerimize aykırı düştüğü noktada farklı bir etki kazanır; örneğin kuantum teorisi bu yönden oldukça sarsıcı bir etkiye sahiptir, fakat dünyayı bu teoriye göre yönetmek ya da sadece bireysel yaşamımıza o teoriyle yön vermeye çalışmak pek sonuç vermez.

Bilimsel icatlar ise hangi dünya görüşü ya da hangi dinî inançtan olursak olalım bizi heyecanlandırabilir. İdeolojisi ya da dinî inancı taban tabana zıt olan insanların aynı marka arabayı satın almak için heves etmeleri bizi çoğunlukla hiç şaşırtmazken, bizi şaşırtan asıl şey, olsa olsa arabalarıyla nereye gittikleri olabilir.

Konu felsefe ya da din olduğundaysa durum bundan çok daha farklıdır. İyi bir retorikle halka sunulmuş fikir ya da inançlarla, tüm bir toplum etki altına alınıp yönlendirilebilir; hatta bu toplumun öz çıkarlarının aleyhine olsa bile… Çünkü düşüncenin her zaman gerçeği açığa çıkarmaya hizmet ettiğini düşünmek tarih bilmemektir.

Gelişime öncülük etmiş toplumlara baktığımızdaysa, bilimsel düşüncenin önünü açıcı mahiyette bir felsefi sistemin toplum tarafından içselleştirip kültür haline getirildiğini görebiliriz. Aynı şekilde, bilim üretim bakımından verimliliği düşük olan toplumlarda da, durumun tersi yönde şekillendiği açıktır.

Bilimsel bilgi üreten bir toplumun, daha zeki fertlere sahip olduğu için bunu başarabildiğini düşünmek oldukça yanıltıcı olur. Bilimsel keşif ve icatların gerçekleşmesi için ortalama bir zekânın olmazsa olmaz bir gereklilik olduğu söylenebilir, fakat bu zaten her toplumun az çok sahip olduğu bir insanî sermayedir. Meselenin özünde farklılığı doğuran ve yoksun olunan asıl gereklilik, bundan öte, bilimsel keşif ve icatların yapılmasını sağlayacak sosyal organizasyonu kurabilmekten geçer. Bu ise bir yatırım işidir ve yatırımlar karar alınarak yapılır. Sınırlı kaynaklarınızı nereye harcayacağınız politik bir karardır. Siyasi tutumların felsefeden farklı olduğunu ileri sürebilirsiniz, fakat bu ikisinin tamamen ilişkisiz olduğunu göstermez; çünkü bilinçli ya da bilinçsiz bir farkındalıkla benimsediğiniz siyasi fraksiyonların temelinde, mutlaka birtakım felsefî kabuller saklıdır. Eğer dünya görüşünüzü dinî argümanları referans alarak şekillendiriyorsanız da, durum değişmeyecektir. Eğer dinî argümanlarınızı diğer fikirler karşısında galip getirip kararları siz almak istiyorsanız, diğer görüşleri saf dışı bırakabilecek felsefi bir altyapıya sahip olmanız gerekir.

Rasyonalizmi yok sayan bir felsefi bir ekolun kanıksandığı bir toplum yaşamını yönlendirmede, retoriğin (söylem) çoğu zaman felsefi sağlamlığın önüne geçtiği görülür. Fakat gerçekte bu da felsefeden tümden kopuş değildir. Burada garipliği ortaya çıkaran asıl faktör, aklı dışlamış toplumların, akılcı sorgulamanın yoksunluğuyla kendi iç tutarsızlıklarını göremez hale gelmeleridir.

Bilimsel her türlü imkânı kullanarak seslendiğiniz bir topluluğa, bilimsel yeniliklerin şeytan işi olduğunu söyleyip ikna edebildiğiniz takdirde, aynı topluluğun bilimsel ilerlemede sizden öne geçen toplumların, benzer başarıyı gösteremeyen toplumlar karşısında daha güçlü konumda olmalarını aldırmadan sizi alkışlayabilmelerini sağlayabilirsiniz. Bu biraz kulağa şaşırtıcı gelebilir, fakat bunun örneklerini dünya üzerinde çok yerde görürüz.

Durum biraz karışık gibi görünse de, aslında o kadar da karışık sayılmaz; çünkü hayat denilen şey her şeyi bir şekilde aynı potada eritmeyi başarır ve hakikatlerin maalesef sesini yükseltme gibi bir huyları yoktur ve onlar çatışma bilmez. Çatışmayı çıkaran, çıkarların uyuşmamasından başka bir şey değildir. “Öğüt veren öğüt alandan daha âlim sayılır mı?” bilinmez. Totolojiler bize hiçbir şey anlatmazlar ama bazen anlatabilirler de, işte bir örnek: İnsanlar ölmedikçe yaşarlar. Ve hakikat denilen şey bu kadar basittir.

Yorumlar kapatıldı.

Din, Bilim ve Felsefe Üçgeninde Hakikat Arayışımız

Varlık budur benim için, hatta senin için de;

‘Bir hakikat var mı? ‘ derken bir hayale döneriz.

Rıza Tevfik Bölükbaşı

Bedenimize yönelik tehdit oluşturacak uyarımlar, sinir uçlarımız tarafından beynimize acı olarak iletilir. Biyolojik bir ihtiyacımızdan ileri boyutlarda yoksun kalmamız da bizim için bir tür bedensel acı sayılır.

Her birimiz, henüz daha kendimizi bilmeye başlamadan önce, acıkınca ya da iğne olunca ağlamayı bilerek doğarız. Öz farkındalıkların tamamen silinmiş göründükleri anlarda bile ıstırap duyan bedenlerde iniltiler duyulur.

Beynin nasıl ürettiğini tam olarak anlayamadığımız o bilinç denen fenomen, perdesi aralanıp sahneye çıktığındaysa; yalnızca şimdinin değil, geçmişin yaşanmış ve geleceğin yaşanması muhtemel acılarını da düşünüp acı hissedebilme yetisini kazanırız.

Geçmişte yaşadığımız ya da gelecekte yaşamaktan korktuğumuz acı ya da yoksunluklar, bizi, tüm keyfimiz yerindeyken de ruhunuzdan kavrayıp acı içine sürükleyebilir. Aç olmasak ya da bir yerimize iğne batırılmasa da; yalnızlığımız, terk edilmişliğimiz, işsiz güçsüz kalışımız ve daha bir dolu şey, içimizde yerini bilmediğimiz bir şeyleri tetikleyerek bize, dışarımızdan bakıp da kimsenin fark edemeyeceği ruhi acıları yaşatır durur.

Öz farkındalığımız yeşerip, her şeyden ayrı bir varlık olduğumuzu anlamaya başladığımız andan itibaren, öz farkındalığımızı yitirdiğimizde yalnızca bize ait olanların değil bizim olmayanların da bir anlamı kalmayacağını anlayarak içimizde tuhaf bir çaresizlik duygusu hissederiz. Hayat denilen piyeste bazılarımızın rolü sadece seyirciliktir ve o ışıltı sahnelerde herkesin yüzünü çevirip baktığı o kişi hiçbir zaman biz değilizdir. Bir seyirci olarak da olsa, yine de sahnedekileri sonsuza kadar izleyemeyecek olmanın hüznü nedense düğümlenir kalır boğazımıza… Çünkü her figüran kendi hayatının başrolünü oynar bu hayatta.

İhtiyaçlarımız doğası gereği sınırsızdır ve onları hudutlu da olsa karşılayabilmemiz yaşadığımız çevreye belirli bir düzeyde de olsa uyum sağlayabilmemizi gerektirir. Uyumsuzluk bizim hayatiyetimizi doğrudan tehlikeye sokar; dahası ihtiyaçlarımızın sınırsızlığı, onların büsbütün tatmin edilmelerini de imkânsız kılar. İhtiyaçların yarattığı bu imkânsızlığın kısır döngüsü içinde insan, adeta küçük bir fanusun içindeki sonsuzluğa hapsolmuş gibidir ve tüm bu debelenme arasındaki uyum sağlama gerekliliği, insanı sorular sormaya ve sorular cevaplar aramaya zorlar. Buradan da insan için yeni bir ihtiyaç doğmaya yol bulur: Daha fazla bilmek arzusu…

İnsanın tüm hakikat arayışı genel olarak din, bilim ve felsefe üçgenin içinde geçer. Her birinin de ortak özelliği sorulara cevap aramasıdır. Onlar bazen birbiriyle çatışır gibi görünseler de, aslında çatışma onların arasında değil yine biz insanların arasında cereyan eder.

Üçünün de kökeni sorulara dayansa da, din ile bilimin doğası, gerek sorular yönünden gerek sorulara verdiği cevaplara ulaşma metodu bakımından birbirinden bariz bir şekilde ayrılır. Bilimin kendisi, yine kendisine özgü metotlar keşfedip, o metotlarla “nasıl” sorusunun nedenselliğine cevap arayan insanoğlunun kolektif emeğinin neticesinde yükselir.

Dünyevi ihtiyaçlarımızı karşılarken, bilimsel emeğin semeresinden hemen her yerde faydalanırız. Bilim insan zekâsının bir göstergesi sayılabilse de, onun bize asıl gösterdiği şey, insanoğlunun kolektif gücünün haşmetidir; çünkü çok yüksek zekâya sahip olan kimseler bile, kolektif zekâya boyun eğmekten başka bir yol çoğunlukla bulamazlar. Dehalar, kendinden önceki dehaların omuzlarında ve birbirlerini omuz vererek yükselirler. Dünyanın en zeki insanları bile kolektif çabanın dışında kaldığında büyük oranda atalete düşer; çünkü tek bir kişi bütün ömrünü bilimsel hakikatleri keşfetme yolunda bile harcasa, bilimsel birikimin ancak damlasına ulaşabilir.

Her şeyi satın alabildiğini vehmettiğimiz para dahi, gerçek karşılığını ancak insanoğlunun kolektif çabasıyla elde eder. Eski zaman zenginleri, bundan çok değil, yalnızca birkaç yüzyıl öncesine kadar; bütün servetlerini dökmeye razı olsalar bile, bugün bizler tarafından çoktan çöpe atılmış eski bilgisayarlarımıza sahip olma imkânına erişemezlerdi.

Tamamen kendi zekâ ve emeğimizin sonucu olarak öğrendiğimizi sandığımız bilgilerin çoğunu, halen, ancak bizden öncekiler sayesinde bilebiliyor; bizim keşfetmediğimiz matbaalarda basılmış kitaplardan, bizden başkalarının kaleme aldığı eserleri okuyarak öğreniyoruz. Hatta bugün aynı şeyi dijital ortamda da yapabiliyoruz. Kullandığımız sabundan, karın ağrımıza iyi gelen ilaçlara kadar her şeyde bilim atının tarihe nakşettiği ayak izlerini görebiliyorken, bu izlerden çok azını tümüyle tek bir kişiye mal edebiliyoruz. Dahası tek bir kişinin yeteneğiyle keşfedilmiş olanlar bile, yalnızca tek bir ihtiyacımıza cevap vermekten öteye geçemeyeceğinden, insanın emeğini tek bir yöne hasredilebilmesi de, yine insanoğlunun müşterekliği sayesinde mümkün olabiliyor.

Hayatımızdaki bu mehabetli yerine rağmen, bilimin, daha doğrusu onun dayandığı bilimsel yöntemin çok tuhaf bir acizliği var: Bilimsel yönteme dayanan bilim, bize dünyayı mamur hale getirecek ya da yok edecek gücü sağlayan aletler sunarken, o aletlerle ne yapmamız gerektiğiyle ilgili pek fazla fikir telkin edemiyor. Sigaranın sağlığa zararlı olduğunu bilim insanlarından öğrendiğimiz halde, “Sigara içme!” öğüdünü ancak oradan buradan almak zorunda kalıyoruz. Sigaranın zararlı olduğunu ve onun yüzünden daha erken yaşta ölebileceğimizi bize söyleyen bilim insanları, konu neden daha fazla yaşamamız gerektiğini gelince de çok geçerli bir izah getiremiyorlar. Hepsinden öte, bilimsel yöntem, neden bilim yapmalıyız sorusuna bile mülzem bir cevap veremiyor.

Bilim insanları dünyanın dönüşümünde büyük pay sahibi oldukları halde, dünyayı onlar yönetmiyorlar, çünkü bunun bilimsel bir yöntemi olmadığını hepimiz biliyoruz. Bu durumda, tıbbın bütün ileri düzey teknolojik imkânlarıyla donatılmış bir özel hastaneyi, babasından kalmış toprakları paraya tahvil ederek kuran ve yöneten kişinin hâlâ kocakarı ilaçlarına inanan bir kişi olabileceği ihtimalinde bizi şaşılacak ne olabilir ki?

Aslına bakılırsa, bilim sayesinde sahip olduğumuz araçların, psikopat ruhlu insanların eline geçip bizim aleyhimizde kullanılmaması için de ortada hiçbir engel yok. Bilimsel ilerleme, attığımız mesajın karşıya çabuk ulaşmasında tamamen pay sahibiyken, attığımız mesaj yüzünden sevgilimiz bizi terk ederse, o yine hiç oralı olmuyor. Oysa “Neden böyle oldu?” diye sorduğumuzda, parkların banklarında bomboş oturan bilge adamların kendinden emin bir tavırla vereceği onlarca cevap var.

Peki, bilim ‘nasıl’ı din ‘niçin’i ararken aradaki çatışma nereden çıkıyor? Bunun muhtemel sebeplerinden biri, dinin de ara sıra “nasıl” sorusuna cevap vermek istemesiyle alakalı olabilir. Örneğin, insanın niçin yaratıldığı zaten tamamen dinin konusudur, diğer taraftan uçakların nasıl uçacağının da bilimin sahasına girdiğinden kimse şüpheye kapılmaz. Doğrusu bu noktada hiçbir çatışmanın çıktığı da görülmemiştir; fakat dinin ya da onu yorumlayanların, insanın nasıl var olduğuyla alakalı soruya da cevap vermeye kalkışmasıyla ortam biraz gerilir gibi olur. Üstelik bu cevap, bilimsel açıklamayla çelişir bir cevap olursa, haliyle iki tarafın da canını sıkan bir sarmala girilir. Yine buna benzer bir örnek de; televizyona çıkan sismologlar, depremlerin nasıl olduğunu izah ederken, bir din âlimin de çıkıp depremlerin günahlarımız yüzünden olduğunu söyleyebilmesidir.

Bilim “nasıl”ın nedenselliğini açıklarken kontrol edemediği şeyler olunca, o konularla ilgili insanların dine yönelmesi de, aslında fazlasıyla anlaşılabilir bir durum sayılır. Örneğin, suyun yüz derecede kaynadığını bildiğimiz ve bunun şartlarını kontrol edebildiğimiz müddetçe, dindar ya da dinsiz oluşumuz fark etmeksizin dua etmek yerine ocağı yakmayı seçiyoruz; fakat yağmurun hangi koşullarda yağacağını bilsek de, o şartları tamamen kontrol edemediğimiz için kimi durumlarda yağmur duasına çıkabiliyoruz.

Bilim ile din arasındaki bu anlaşmazlığa uzlaşı sağlama ihtimali olan bir alan olarak karşımıza felsefe çıkar. Felsefenin hakikati bulmaya yönelik yöntemi, bilimsel olandan da dinî olandan da farklılıklar içermesine rağmen, rasyonel ve mantıksal tutarlılığa sadık kalmak şartıyla herkesin rahatça hareket edebileceği ortak bir sahadır. Bu sayede gerek bilim insanları gerek din âlimleri aynı kulvarda ortak yöntemlerle münazara içerisine girebilirler.

Felsefi yöntem bilimsel yöntemden farklı olsa da, bilimsel yöntemle ortak noktaları yok da değildir. Bu yöntemsel kesişim noktaları, bilim insanlarına da neden sorusu üzerine eğilebilecekleri bir imkân tanır. Diğer taraftan, her ne kadar felsefeyi lain bir köşe gibi lanse etseler de, din âlimlerinin de hem bilime hem felsefeye karşı kendi savlarını savundukları alan yine felsefedir.

Esasında insan felsefe yapmaktan istese de kendini kurtarmayı başaramaz. Dünyayı yöneten ve yaşamımıza yön verenler, bize çoğu zaman ortak felsefi kabullerimiz üzerinden tavlarlar. Felsefeyi alaya almak ya da bazı din âlimlerinin yaptığı gibi onu lanetlenmiş ilan etmek hiçbir şeyi değiştirmez, çünkü bunu söylerken de yaptığınız aslında yine felsefeden başka bir şey değildir. Pascal’ın “Felsefeyle alay etmek gerçekten felsefe yapmaktır.” sözü de bu duruma işaret eder.

Dinler vahye dayansalar bile, bir yönüyle felsefi bir içerik taşırlar, çünkü bize ne yapmamız gerektiğini öğütlerler. Tam da bu yüzden, felsefeyle savaşan İslam ulamasından bazı kimselerin düşünceleri de, ansiklopedilerde “İslam Felsefesi” başlığı altında kendine yer bulur. Felsefeye karşı çıkan İslam âlimlerini incelediğiniz zaman, aslında karşı olduklarının felsefe değil, İslam diniyle uyuşmayan felsefe olduğunu görür ve anlarız. Din adamlarının felsefeye karşı çıkışları aslında kendi felsefeleri dışındaki felsefeye karşı çıkış sayılabilir. Nitekim bu ayrımı vurgulamak adına olsa gerektir ki, bazı İslam ulaması, İslam ulamasının düşüncelerine felsefe değil, hikmet denilmesi gerektiğini ileri sürerler. Sanırım buradan yola çıkarak, hikmet ıstılahının, kimileri için “helal felsefe” şubesi anlamına geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Bilimsel bir teorinin getirdiği açıklama özellikle sezgilerimize aykırı düştüğü noktada farklı bir etki kazanır; örneğin kuantum teorisi bu yönden oldukça sarsıcı bir etkiye sahiptir, fakat dünyayı bu teoriye göre yönetmek ya da sadece bireysel yaşamımıza o teoriyle yön vermeye çalışmak pek sonuç vermez.

Bilimsel icatlar ise hangi dünya görüşü ya da hangi dinî inançtan olursak olalım bizi heyecanlandırabilir. İdeolojisi ya da dinî inancı taban tabana zıt olan insanların aynı marka arabayı satın almak için heves etmeleri bizi çoğunlukla hiç şaşırtmazken, bizi şaşırtan asıl şey, olsa olsa arabalarıyla nereye gittikleri olabilir.

Konu felsefe ya da din olduğundaysa durum bundan çok daha farklıdır. İyi bir retorikle halka sunulmuş fikir ya da inançlarla, tüm bir toplum etki altına alınıp yönlendirilebilir; hatta bu toplumun öz çıkarlarının aleyhine olsa bile… Çünkü düşüncenin her zaman gerçeği açığa çıkarmaya hizmet ettiğini düşünmek tarih bilmemektir.

Gelişime öncülük etmiş toplumlara baktığımızdaysa, bilimsel düşüncenin önünü açıcı mahiyette bir felsefi sistemin toplum tarafından içselleştirip kültür haline getirildiğini görebiliriz. Aynı şekilde, bilim üretim bakımından verimliliği düşük olan toplumlarda da, durumun tersi yönde şekillendiği açıktır.

Bilimsel bilgi üreten bir toplumun, daha zeki fertlere sahip olduğu için bunu başarabildiğini düşünmek oldukça yanıltıcı olur. Bilimsel keşif ve icatların gerçekleşmesi için ortalama bir zekânın olmazsa olmaz bir gereklilik olduğu söylenebilir, fakat bu zaten her toplumun az çok sahip olduğu bir insanî sermayedir. Meselenin özünde farklılığı doğuran ve yoksun olunan asıl gereklilik, bundan öte, bilimsel keşif ve icatların yapılmasını sağlayacak sosyal organizasyonu kurabilmekten geçer. Bu ise bir yatırım işidir ve yatırımlar karar alınarak yapılır. Sınırlı kaynaklarınızı nereye harcayacağınız politik bir karardır. Siyasi tutumların felsefeden farklı olduğunu ileri sürebilirsiniz, fakat bu ikisinin tamamen ilişkisiz olduğunu göstermez; çünkü bilinçli ya da bilinçsiz bir farkındalıkla benimsediğiniz siyasi fraksiyonların temelinde, mutlaka birtakım felsefî kabuller saklıdır. Eğer dünya görüşünüzü dinî argümanları referans alarak şekillendiriyorsanız da, durum değişmeyecektir. Eğer dinî argümanlarınızı diğer fikirler karşısında galip getirip kararları siz almak istiyorsanız, diğer görüşleri saf dışı bırakabilecek felsefi bir altyapıya sahip olmanız gerekir.

Rasyonalizmi yok sayan bir felsefi bir ekolun kanıksandığı bir toplum yaşamını yönlendirmede, retoriğin (söylem) çoğu zaman felsefi sağlamlığın önüne geçtiği görülür. Fakat gerçekte bu da felsefeden tümden kopuş değildir. Burada garipliği ortaya çıkaran asıl faktör, aklı dışlamış toplumların, akılcı sorgulamanın yoksunluğuyla kendi iç tutarsızlıklarını göremez hale gelmeleridir.

Bilimsel her türlü imkânı kullanarak seslendiğiniz bir topluluğa, bilimsel yeniliklerin şeytan işi olduğunu söyleyip ikna edebildiğiniz takdirde, aynı topluluğun bilimsel ilerlemede sizden öne geçen toplumların, benzer başarıyı gösteremeyen toplumlar karşısında daha güçlü konumda olmalarını aldırmadan sizi alkışlayabilmelerini sağlayabilirsiniz. Bu biraz kulağa şaşırtıcı gelebilir, fakat bunun örneklerini dünya üzerinde çok yerde görürüz.

Durum biraz karışık gibi görünse de, aslında o kadar da karışık sayılmaz; çünkü hayat denilen şey her şeyi bir şekilde aynı potada eritmeyi başarır ve hakikatlerin maalesef sesini yükseltme gibi bir huyları yoktur ve onlar çatışma bilmez. Çatışmayı çıkaran, çıkarların uyuşmamasından başka bir şey değildir. “Öğüt veren öğüt alandan daha âlim sayılır mı?” bilinmez. Totolojiler bize hiçbir şey anlatmazlar ama bazen anlatabilirler de, işte bir örnek: İnsanlar ölmedikçe yaşarlar. Ve hakikat denilen şey bu kadar basittir.

Yorumlar kapatıldı.

Mission News Theme by Compete Themes.