İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Dünden Bugüne Lisan Meselemiz (Bu Yazıyı Sakın Okumayın!)

Başlıktaki uyarıya rağmen, belki de insan tabiatının aksine hareket etmeye yönelik tabii eğiliminin tesiriyle yine de bu sayfaya giriverdiniz ise, ne mutlu bana! Fakat sanmayın ki başlıkta geçen “Bu yazıyı sakın okumayın” ibaresini tersine bir etki maksadıyla seçtim. Yazımı okumanızı elbette isterim, zira bu yazıyı hayatımda en çok önemsediğim mevzulardan biri hakkında kaleme alıyorum ama bu yazınının içeriğinin okuyucularımın kahir ekseriyeti bakımından bir önem taşımayacağını da çok iyi biliyorum.

Mademki çoğunuz için önemsizdir, öyleyse niçin yazıyorum? Çünkü içinizden bir kişinin olsun zihnini bu “önemsiz” mevzuyla meşgul edebilir ve onun alakasını da bu kıyıda köşede metruk bırakılmış meseleye çekebilir miyim ümidiyle yazıyorum.

Evet, bizim bir lisan meselemiz var; işin fenası bu meselenin en mühim tarafı da ehemmiyetinin kavranamamış olmasıdır. Bir mesele düşünün ki, bu mesele, diğer tüm meselelerimizle bir yönüyle ilişkilendirilebilecek bir muhtevaya sahiptir. Sahip olmasına sahiptir ya, fakat biz hep tali meseleler üzerine geniş zamanlar içinde konuşur ve tartışırken, esasın esamesini okumaz duruma gelmişizdir. İşte bu mesele bizim lisan meselemizdir.

Ben bir ekonomistim ve pek tabiidir ki bu mevzunun benim ihtisas alanıma girmediğinin farkındayım. Bununla birlikte benim ana dilim Türkçedir ve Yahya Kemal’in de dediği gibi, Türkçe ağzımda annemin ak sütü gibidir. Mademki öyledir; öyleyse Türkçenin bugün içine düştüğü ya da düşürüldüğü her durum beni de ilgilendirmelidir, sizi de…

Öncelikle dilimizin dört bir yandan saldırı altında olduğunun idrakinde olmamız elzemdir; çünkü saldırı altında olan varlık sebebimiz olan dilimizdir; dilimiz, yani hissiyatımız ve kalmışsa tefekkürümüz. Dilimizin her kaidesi ve kelimesi, tıpkı bir vatan toprağı kadar mukaddes görülmesi ve o kutsiyete layık olarak muhafaza edilmesi gerektiği halde, dilimizin her gün bir kaidesi çiğnenmekte ve her geçen gün bir kelimesi daha içtimai nisyan mezarlığına diri diri gömülmek suretiyle katledilmektedir. Bundan da ötesi vardır ki, bin yıldır kültür hafızamızda dövülerek, yoğrularak bugüne gelmiş kelimelere yüz çevirenler, yerlerine Türkçenin bugüne kadar hiçbir sözlüğüne girmemiş ve dilimizin hiçbir morfolojik ve fonetik kaidesine uymayan ve bundandır ki görünüş ve sesleriyle düpedüz yabancı menşeli olduğu anlaşılan kelimeleri, sözüm ona Türkçe cümlelerin içinde bir hilkat garibesi görünümünde kullanma gafletinde bulunabiliyorlar ve bunu yaparken hiç mi hiç vicdanî bir rahatsızlık duymuyorlar.

Bu noktada dilimize Arapçadan, Fransızcadan, Farsçadan, Rumcadan, İngilizceden, Yunancadan ve sair dillerden giren fakat tamamen Türçeleşmiş olan kelimelerin dilden atılıp atılması gerektiği üzerinde tereddüt yüklü suallerin zihinlerde belirmesi ihtimalini de göz önünde bulundurmak gerekir. Ne var ki, dilimize hangi dilden geçmiş olursa olsun, sonradan dilimize girmiş ama yıllarca kültür temelimizin vazgeçilmez bir unsuru haline gelmiş kelimelerin tamamen Türkçe olduğunu kabul etmek icap eder. Çünkü bir lisan diğer lisanlardan kelime alır ve diğer lisanlara kelime verir. Diğer taraftan, alınan kelimeler zamanın değirmeni içinde öğütülerek atasözlerimizden deyimlerimize, masallarımızdan türkülerimize kadar edebiyatımızın her türünde kendine yer bulur, o ki artık Türkçeleşmiştir ve ne ki Türkçeleşmiştir, Ziya Gökalp’in ifadesiyle, o artık Türkçedir.

“Mademki Türkçeleşen Türkçedir, öyleyse bugün yeni yeni Türkçe cümlelere lehimlenmeye çalışılan yabancı kelimelere niçin itiraz etmemiz gerekiyor?” diye bir sual daha akla gelebilir. Bu sualin cevabı, sanıyorum, biraz da tarihte saklıdır; çünkü 18. ve 19. yüzyılda da Türkçenin, dönemin kimi münevverlerinin aşırıya kaçan tutumları yüzünden bugünküne benzer bir müşkülün içine sürüklendiğini görürüz. Sözünü ettiğimiz bu aşırılık, zamanın atmosferi içinde yapmacıklığa kaçan mübalağalı bir dil kullanımının terviç edilmesinden başka bir şey değildi. Nitekim bu tarihi vetireye denk gelen zamanlarda, Osmanlı düzyazısının sırf Arapça ve Farsça kullanma özentisiyle anlaşılmaz bir hâle sokulduğuna şahit oluruz. Bu özentinin bugünkü “Plaza Türkçesi” heveskârlığı ile benzer bir psikolojiyi yansıttığını da düşünebiliriz. Hiç şüphesiz bu bir ifrat seviyesiydi. Zira tarihin tabii seyri içerisinde, bir dilin diğer dillerden kelime alması son derece anlaşılır ve olağan bir durum olarak mütalaa edilebilecekken; bir dilden başka bir dile çuval içinde ve yapay bir suretle kelime getirip boca etmek tam aksine bir gayrimakul telakkinin mahsulü olarak görülebilirdi.

Dilimizin içinden geçtiği merhaleleri ve dil mevzusunda ortaya çıkan cereyanların ele alındığı hangi kaynağa bakarsanız bakın, meselenin bu eksende tartışıldığına şahit olacaksınız. Gel gelelim, bugün aynı meseleyi yalnızca dilimize yabancı dillerden geçmiş kelimelerin Türkçe olup olmadığı üzerinden ele almak, meselenin bugün içine sürüklendiği çok daha geniş kapsamlı çıkmazı ihmal etmek anlamına gelecektir. Ama önce bu mevzuda birkaç hususun daha altını çizmekte fayda var.

Atatürk’ün Nutuk’u mu Söylev’i mi?

Faciaya bakınız: Ülkemizin kurucusu Atatürk’ün kaleme almış olduğu Nutuk isimli eseri özgün metninden okuyup anlayabilen neredeyse kalmamıştır. Bugün hangi seçkin kitapçının kapısından içeriye adımınızı atsanız, Atatürk’ün Nutuk’unun belki 40 farklı yayıncı tarafından yayımlanmış 40 farklı baskısına rastlayabilirsiniz, fakat bunların hemen hiçbiri Atatürk’ün bizzat yazdığı biçimde değil, öyle ya da böyle sadeleştirilmiş hâliyle karşımıza çıkmaktadır. Diğer bir ifadeyle, Atatürk’ün yazmış olduğu eser, Türkçeden Türkçeye tercüme edilmeksizin kimse tarafından anlaşılamaz durumdadır. İşin kötüsü anlamaya yönelik bir gayret içerisinde olma gereğini de kimse duymaz olmuştur.

Atatürk’ün Nutuk’u şimdiki nesillerimiz tarafından anlaşılmamaktadır da, şunun şurasında daha 40-50 sene öncesinde yazılmış olan, dünkü Türkçenin yüz akı ediplerimize ait romanlar, hikayeler, şiirler anlaşılabilmekte midir? Yoksa bu eserlerin dilleri de gençlerimize, hatta neredeyse yaşça büyük insanlarımıza bile artık ağır (!) mı gelmektedir?

Atatürk Nutuk isimli eserini Çince ya da bir başka yabancı dilde yazmamıştır; Türkçe düşünmüş ve Tükçe dile getirmiştir. İnanmıyorsanız, Nutuk’un latinize edilmiş orijinal bir baskısını elinize alınız ve orada kullanılan fakat sizin anlamadığınız kelimeler için bir Türkçe sözlüğe müracaat ediniz. Bunu yaptığınızda göreceksiniz ki, Atatürk’ün Nutuk’u zaten tamamen Türkçedir.

Türkçe olmasına Türkçedir ama Öz Türkçe değildir, diyen kimseler olabilir. Öyleyse hiç tereddüt etmeden söylemek gerekir ki, Öz Türkçe diye bir dil yoktur; tıpkı Öz İngilizce ya da Öz Almanca diye bir dil olmadığı gibi…

İyi ama Öz Türkçe diye bir sözlük yok mudur? Bundan da öte Öz Türkçecilik diye bir dil anlayışı ortaya çıkmamış ve hatta bu dil anlayışı bizzat Atatürk tarafından bir dil politikası olarak uygulamaya konmamış mıdır? Evet, doğrudur; Atatürk, 1932 senesinden başlamak üzere 1934 senesine kadar, başlangıcı daha öncesine dayanan ve adına dilde özleşme hareketi diyebileceğimiz bir dil anlayışını benimsemiş ve bu anlayıştan mülhem bir dil politikasını icraatlarıyla takip etmiştir. Fakat sözü edilen tarihten sonra Atatürk’ün takip etmiş olduğu dil anlayışı ve dolayısıyla dil politikasında değişim meydana geldiği de tarihi bir gerçek olarak katiyen atlanmamalıdır. Bu fikrî ve politik değişimin mahiyet itibariyle, Genç Kalemler ismiyle 1909 yılında önce Manastır’da neşre başlayan, dördüncü sayıdan sonra ise Selânik’e taşınan ve Ömer Seyfettin, Ali Canip, Âkil Koyuncu ve Aka Gündüz gibi yazarların başını çektiği “Yeni Lisan” akımına uygun bir mahiyet taşıdığını söyleyebiliriz. Buna göre, örneğin, ketebe Arapçadır, fakat kâtip yine Arapça ketebe kelimesinden türemiş Arapça menşeli bir kelime olmasına rağmen Türkçedir, çünkü tamamen Türkçeleşmiştir. “Yeni Lisan” akımının savunduğu dil anlayışında “dilde özleşme” yerine “dilde sadeleşme” gereği üzerinde durulmaktadır.

Bugünkü Hâlimiz

Öncesinde değindiğimiz gibi lisan meselesini, bugüne bakan cihetiyle ele alacak olursa, bambaşka bir tabloyla karşı karşıya kalmamız kaçınılmazdır. Bugün dilimizin hal-i pürmelalini anlatmaya dil yetmez duruma gelmişizdir. Artık Türkçe, eski ya da yeni hâliyle de ne konuşurken ne de yazarken doğru kullanılmamaktadır. Dahası bu vahamet, herhangi bir sınıfa özgü değildir. Hangi dünya görüşünden, hatta hangi eğitim seviyesinden olunursa olunsun, Türkçenin bin bir yanlışla kullanıldığını -umarım- içimiz acıyarak seyretmekteyiz.

Konuşurken ya da yazarken hangi kelimelerin kullanılacağı, eğer hala dünya görüşüne göre tercih etme yoluna gidiliyorsa, bunu da apayrı bir trajedi olarak tespit etmeliyiz. Zira dil ilmî bir konudur ve bu münasebetle ancak ilmî bir yaklaşımla ele alınmalıdır. “Lisan” kelimesinin kullanılması hiç kimsenin şu veya bu ideolojik örüntüye daha hakkıyla kapılandığını göstermeyeceği gibi, dil” kelimesinin kullanılması tercih edildiğinde hiç kimse bunun dışında ya da buna zıt bir ideolojik kimliğe daha yaraşır bir duruş sergilemiş olmayacaktır. Çünkü dil bir iletişim aracıdır, çünkü dil şu veya bu siyasi görüşün veya zümrenin tekeline tahsis edilemez, daha doğrusu edilmemelidir. Dildeki zenginlik, o dili konuşan bütün insanlar için bir zenginliktir; bir dilin zengin olması o dilin imkanlarıyla konuşan, düşünen, yazan, anlatan, hislenen herkese huzur vermelidir. Çünkü dildir ki, zenginliği kullandıkça tükenmez ve dildir ki zenginliğini kullanmak isteyene dağıtmakta herkesten daha adildir.

Bugün maalesef en tutku dolu hisler dahi ancak fakir bir kelime dünyasının imkan verdiği ölçüde sığ ifadelerle dile dökülebiliyor. Öyle ki, en nezih duygularımızı bile neredeyse argo deyimlere başvurmadan ifade edememenin sıkıntısını yaşıyoruz. Mesela biriyle birlikte olmak, birini yakından tanımak, onunla hatırlanmaya değer bir gün geçirmek yerine, o kişiyle “çıkmak” istiyoruz ya da birini hakkaniyetli bir aşkla sevemiyoruz da, ona ancak “bitiyoruz”.

Yine aynı fakirlik yüzünden, bırakın derin fikirler üretebilmeyi, bizden önce başka bir kimse tarafından ortaya konulmuş bir fikri bile layıkıyla anlayamıyor ve muhataplarımıza arz edemiyoruz.

Sonra ne mi yapıyoruz? Dilin matematiğini çiğniyoruz; dilin matematiği ki bazen iki kere ikinin dört etmesi kadar bir kesinlik taşır ve ona aykırı bir cümle kurduğunuzda, böyle bir cümle, ileri sürmek istediğiniz fikrin doğruluğundan bağımsız olarak, mantıkî tutarlılıktan yoksun kalır. Örneğin, “Bırakınız, üniversite mezunlarımızı, ilkokul mezunlarımız bile Türkçeyi doğru kullanmanın önemi üzerine durup düşünmüyorlar” cümlesi, içindeki tezin doğruluğu ya da yanlışlığını önemsiz bırakacak ölçüde bir anlatım bozukluğu ihtiva eder. Verdiğim örnekteki anlatım bozukluğu çok belirgin olmakla birlikte, yeterince belirgin olmadığı için düştüğümüz birçok anlatım bozukluğuyla sürekli ve her ortamda karşılaşıyoruz. O kadar ki, bir yere kadar anlatım bozuk da olsa, “olsa olsa şöyle demek istemiştir” diyerek bir yere kadar ne denilmek istenildiğini çıkarabiliyoruz. Fakat iş bazen, sözüm ona okumuş yazmışlar düzeyinde bile o denli ileri boyutlara kadar varabiliyor ki, muhatap için karşıdaki kişiye “Ne demek istiyorsunuz? diye sormaktan başka bir yol kalmıyor.

Bazıları ise, doğru kullanmanın havasını atmak için olsa gerek, yaygın kullanılan doğruyu yanlış sanıp, doğruyu yanlışla düzeltmenin iticiliği içine düşüyor ve söz gelimi “eski devlet bakanı” demiyor da, “devlet eski bakanı” diyor. Neymiş efendim, eski olan devlet değil, bakanmış. Orası öyle de, Türkçede belirtisiz isim tamlaması olan yerde, araya başka öge giremeyeceği ve belirtisiz isim tamlamalarının başına sıfat gelirse, bunun önündeki ismi değil, doğrudan tamlamayı nitelendireceği kuralını ne yapacağız? Bu grubu Türkçe konusundaki hassasiyetlerinden ötürü önce tebrik edip, sonra mı takbih etmeli? Doğrusu bilemiyorum.

Bir de malum “Plaza Türkçesi” konuşanlarımız var, fakat bu kimselerin İngilizce yeterlilik seviyeleri en üst seviyede (!) olduğu için mazur görülmeleri yerinde olacaktır. Şundan dolayıdır ki, bu kimselerin birçoğu mesleki yeterliliğin ayrılmaz bir parçası olarak görülen İngilizceyi ana dil seviyesinde bilme lüzumuna binaen İngilizce öğrenirken ana dillerini kaçınılmaz olarak unutmak durumuna düşmekten kendilerini kurtaramamışlardır. Üstelik, bu kimselerin İngilizce seviyeleri o denli üst düzeydir ki, bu kişilerin ne kadar iyi İngilizce bildiklerini, size telefonlarıyla gönderdikleri iki-üç kelimeden müteşekkil bir Türkçe mesajda dahi çok kolay bir şekilde kestirebilirsiniz. “Nasıl?” derseniz, şöyle ki, çünkü söz konusu kimseler Türkçe yazarken bile yalnızca İngiliz alfabesindeki harfleri kullanırlar. Bu “Plaza Türkçesi” yahut “Plaza dili” denilen ucubenin nasıl bir dil olduğunu örneklendirmek istemiyorum, çünkü işi karikatürize etmek için bile böyle bir sözde dilin kullanılmasını doğru bulmuyorum.

Bir de lisan meselesi dediğimizde, hiç şüphesiz, meselenin yanlış telaffuz boyutuna da değinmek gerekiyor. Öncelikle “lisan” kelimesiyle başlayalım, doğrusu lîsan değil, lisandır. “Lisan” kelimesiyle başlamasına başlayalım ama nerede bitirebileceğiz, orası meçhul? Buyurun, bu “bitirebileceğiz” sözcüğünü de olduğu gibi seslendirin. Olur mu? Olmaz elbette; çünkü Türkçe her zaman yazıldığı gibi okunmaz; pek tabii “bitirebiliceez” şeklinde okunduğu gibi de yazılmaz. Peki, Türkçede kaç tane “k” harfi vardır? Bir tane, değil mi? Doğru bir tanedir ama bir tane “k” sesi yoktur. Örneğin, “inkılap” derken kullanılan “k” ile “kesir” derken kullanılan “k” sesi birbirinden farklıdır. Daha da ince eleyip sık dokuyacağız dersek, benzer ayrımları “s” “h” “a” “e” harfleri için de ortaya koyabiliriz. Üstelik bu harfleri yerli yerinde doğru telaffuz edebilmemiz için eski alfabeye dönmemiz falan da gerekmiyor, biraz kulak terbiyesi biraz da lügat bakma alışkanlığı edinebildiğimiz takdirde hepsinin de üstesinden pekala gelebiliriz.

Son Söz

Bu yazımda son sözü Orhan Veli’ye bırakıyorum. Bakın ünlü ozanımız “Dil” başlıklı yazısını nasıl bitiriyor:

“Büyük bir dil devrimi içindeyiz. Dili, her zaman, her yerde, her şeyde düşünmemiz gerekir. Bir takvim yaprağında, bir sokak ilânında, parklara diktiğimiz levhalarda, lokanta listelerinde, hâsılı her yerde, bir dil davası karşısında bulunduğumuzu unutmamalıyız.  Binlerce insan tarafından okunacak bozuk bir cümlenin, birçok kişinin aklını çelebileceğini unutmamalıyız. Sağlam bir dile ancak böylelikle sahip olabiliriz.”

Yorumlar kapatıldı.

Mission News Theme by Compete Themes.