İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Hayatın Anlamı

Köyde doğup köyde yetişmiş, İstanbul’a orta yaşlarında gelmişti. Beş çocuğu olmuş ve ilk çocuğu doğumundan birkaç ay sonra ölmüştü. Ölen çocuğunun ona şefaat edip, kendisini cennete götüreceğine inanırdı. Ömrünün son yirmi yılından fazlasını bir tarafı felçli ve yatalak olarak geçirdi. Felçli olduğu için de cennete gideceğine inanırdı, ne var ki cennete gideceğine bu kadar inanmasına rağmen, ölümden de çok ama çok korkardı, kısa bir süre önce öldü. O benim babaannemdi.

Dedemin vefatından sonra ölene değin bizimle beraber yaşadı. Yaşı epey ilerlemişti. Ölümden bu kadar çok korktuğundan mıdır bilinmez, ölümünden önce, ölüm mefhumunun ne olduğunu bilemeyecek kadar zihni melekelerini törpüleyen Alzheimer hastalığına duçar oldu. İnsanın beyni gibi adeta kimliğine de hücum eden bu tuhaf illetin hızla ilerleyişiyle birlikte kimseyi tanıyamıyor ve görünüşe bakılırsa dünyada olup bitenlerin değil, kendi dünyasında olup bitenlerin içinde ayrı bir dünyada yaşıyordu.

Zaman zaman onun yanına gider ve ona bakardım. Son zamanlarında odada birinin olup olmadığını da fark edemez haldeydi. O yaşarken dahi, ona baktıkça, hala aramızda olmasına rağmen aslında onun nerede olduğu sorusu zaman zaman aklıma düşüverirdi ve cevabını kolay kolay bulamayacağıma inandığım halde, dünyanın tüm dış etkilerine kapanmış bir algının ürettiği bilincin nasıl bir şey olabileceğini düşünürken bulurdum kendimi. Bebekliğimiz gibi olabilir miydi; var olduğumuz ama var olduğumuza dair hiçbir şey hatırlamadığımız o silik zaman aralığı gibi?.. Ya da olsa olsa rüyalarımıza benzer bir hâl olmalıydı. Cevaplar hiçbiri kesin değildi ve bulduğum cevaplar yalnızca aciz aklımın ürettiği gerçeğe isabetsiz tahminlerden ibaretti.

Babaannemin en bilinen özelliklerinden biri, yalnızlıktan korktuğu için, boynundan hiç çıkarmadığı düdüğünü ara sıra çeşitli bahanelerle çalarak evde birinin olup olmadığını kontrol etmesiydi. Elbette ölümüne birkaç ay kala artık böyle bir şey de yapamıyordu ve ben yalnızlığın her insan için nasıl kaçınılmaz bir son olduğunu bir kez daha görüyordum. Hâlâ kimi zaman bağırıyor, fakat neden bağırdığını bize anlatamıyordu. Biz yanında olsak da olmasak da, belli ki o artık yalnızdı ve ölüme de yalnız gitmesi kaçınılmazdı.

Geceleri çoğunlukla uyuyamadığım için ölmüş olduğunu ilk ben fark ettim. Durumu günden güne kötüye giderken doktorların da gözünde çaresizlikten başka bir şey okunmuyordu. Onun her an ölebileceği ihtimali, dillendirilmeksizin artık akıllarımıza daha fazla dolaşıyordu. Onu yaşarken son gördüğümde, onda yaşam belirtisi olarak sadece sıkça ve zorlukla alındığı izlenimi bırakan nefeslerine şahit olabilmiştim. Neden sonra, sabaha az bir süre kala, odasına bir daha uğradım. Tek bir farkla aynı görünüyordu, dili biraz daha ağzını kapamışa benzer bir vaziyetteydi. Biraz eğilip nefes alıp almadığını anlamaya çalıştım ve almıyordu. Orhan Veli’nin dediği gibi, bir akşam uyumuş ve uyanmayı vermişti.

Bu anlattığım, benim yakından şahit olduğum ölümlerden yalnızca biriydi fakat ölümle hayat arasındaki bu belirsiz ve kısa yol benim gibi yaşamasıyla ölmesi çok bir şeyi değiştirmeyecek bir insanı bile dehşete düşürmeye yetiyordu, çünkü ben de herkes gibi ölümlüydüm. Ölümün, ne kadar sık görülürse görülsün alışılamayan ve dehşetini hiç yitirmeyen bir tarafı vardı. Sahi ölüm neydi? Ölümü düşünmek ve anlamak, biz ölümlü insanlar için ne kadar mümkündü? Ölüm varsa, bu varlık neyin nesiydi? Dallarda dolaşmayıp, ağacın köküne inerek soracak olursak, ölüme rağmen hayatın bir anlamı var mıydı?

Hayatın bir anlamı olup olmadığı sorusunun çok cevabı var, çünkü insanoğlu bugüne kadar bu soruyu hep sorageldi. Cevabın çok olması hayatın birçok ve hepimiz için ayrı ayrı anlamları olduğuna mı işaret eder yoksa buradan başka bir çıkarımda mı bulunmalıyız? Bir soruya verilmiş çeşitli cevapların olması meselenin netlik kazanmamış olduğunu mu gösterir? Yoksa cevapların çokluğu, hakikatin yokluğu mudur?

Malum, hayatın bir anlamı olup olmadığı sorusuna nihilistlerin cevabı, hayatın hiçbir anlamının olmadığıdır. Ne var ki, bir şeyin yok olduğunu kanıtlamanın imkânsız olduğu da söylenilebilir. Elbette bir şeyin olmadığı vehmine kapılmak anlaşılabilir, çünkü zaten hepimiz bir şeylerin olmadığına hükmedebiliyoruz, fakat bir şeyin olmadığını kanıtlamak apayrı bir muhal.

Hayatın bir anlamı olduğuna inanılıp, bu anlamın varlığını ispatlamaya çalışılarak sayısız kere başarısız olunsa bile, yine de hayatın bir anlamı olmadığı ileri sürülemez; fakat buna rağmen hayatın bir anlamı varsa, bu anlamının henüz bulunamadığı düşünülebilir ya da bulunduğu söylenen tüm anlam iddialarına şüphe şerhi düşülebilir.

Agnostik bir yaklaşımla, hayatın bir anlamı olsa bile bunu bilemeyeceğimizi söylerseniz de, hayatın bir anlamı olsa bile bunu keşfedebilecek araçlardan yoksun olduğumuzu kesin bir dille söylemiş olursunuz ki, bu da bir nevi yokluk iddiasını içinde barındırır.

Şimdi bu konuda kendi fikirlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum, çünkü fikirlerimin sizinle paylaşılınca anlam kazanacağına inanıyorum.

Şahsen hayatın anlamı meselesinin akılla çözülemeyeceğine inananlardanım, fakat şuan için ondan başka bir araca malik değilim. Eğer insan zekâsını, insan aklından ayrı bir şey olarak kabul edecek olursak, zekânın akla göre bu konuda çok daha işlevsiz bir alet olduğu kanaatindeyim, hatta o bu meseleye eğilmeye iştahsız bile sayılabilir. Yağmur Adam filmini hatırlayanlarınız olacaktır; bu filmde oyuncu Dustin Hoffman, Raymond isimli otistik bir karakteri başarılı bir şekilde canlandırmıştı. Raymond zekâ ürünü sayılabilecek birçok yetiye üstün seviyede sahip biriydi: Zihninden karmaşık hesapları bir hesap makinesi kadar hızlı bir şekilde yapabiliyor, yere düşen kürdanları bir bakışta sayabiliyor ve okuduğu bir kitabı anında hafızasına kazıyabiliyordu. Gelgelelim, kendisine kalan yüklü bir miras onun için hiçbir anlam ifade etmiyordu, çünkü para mefhumuyla ilgili bir fikre sahip değildi. Paranın anlamını bile çözemeyen, dahası ona kayıtsız olan birisi, hayatın anlamını nasıl çözebilir dersiniz?

Benzer bir örneği, daha yakın zamanda çekilen Akıl Oyunları filminde de görebilirsiniz, o filmde de John Nash isimli şizofren bir matematik dâhisinin hayatı beyaz perdeye taşınmıştı, ayrıca filmin senaryosu gerçek bir hayat hikâyesinden ilham alınmıştı. Sonradan Nobel Ekonomi ödülü alacak Nash, hastalığı sebebiyle halüsinasyonlar görüyor ve paranoyalar yaşıyordu. Filmin bir sahnesinde zeka-akıl düğümünün çıkmazı izleyiciye çarpıcı bir biçimde şöyle yansıtılıyordu: Nash yaşadığı çöküntü yüzünden hastaneye götürülür, doktor Nash’e tedaviye ihtiyacın var der, Nash ise tedaviye istekli değildir. Nash doktora kendisinin bir matematikçi, işinin problem çözmek olduğunu ve sorunun kendi başına üstesinden gelebileceğini söyler. Doktor ise Nash’e “Bunu çözemezsin çünkü bu sefer sorun problemleri çözdüğün yerde, beyninde.” der. Aslına bakılırsa, bizim için de durum pek faklı sayılmaz, çünkü biz de beynimizde ortaya çıkan sorunları devamlı beynimizle çözmeye çalışırız.

Varoluşsal anlam boşluğu hissimiz beynimizin biyokimyasal durumuyla yakında ilişkili ve biz yine onu kullanarak bir anlam arar ve böylece anlam boşluğunun sebep olduğu arızalarımızdan kurtulmayı ümit ederiz fakat beynimiz her zaman kendi istediği şekilde çareler üretemez. Gerçekten de, kolektif zekâsıyla bu kadar ilerleme kaydeden insanoğlunun, bugün dünyaya dünden daha hâkim olduğunu söylemek kadar, bugün dünden daha mutlu yaşadığını söyleyebilmek kolay değil. Konu hayatın anlamı gibi can alıcı noktalara geldiğinde avcı-toplayıcı atalarımızın küçük topluluklarından daha ikna edici bir izah bulmaya muktedir olamadık. Hatta bu konuda onlardan daha geride düştüğümüz bile söylenebilir.

Dâhileri bir kenara bırakırsak bile, zaten bilgisayarlar zekâ gerektiren birçok konuda, bize çoktan havlu attırmayı başardılar, dahası yapay zekâ ve makine öğrenmesi alanındaki gelişmeler, makinelerin bu işi çok daha ileri boyutlara taşıyabileceğine dair umut vadediyor. Ayrıca bilgisayarların sayısı dâhilerin sayısından çok daha fazla ve üretimi her geçen sene artış gösteriyor. Ne var ki, makinelerin hiçbiri, bu denli zeki olmalarına rağmen niçin var olduklarını merak etmiyor ya da hali hazırda Everest’in yüksekliğini aşan bilgisayar çöplüğünün bir gün dibini boylayacağının derdiyle ilgilenmiyor. Hatta yeni bir bilgisayar aldığınızda, eski bilgisayarınız kendisinin demode kaldığını düşünüp bunalıma da girmiyor. Bunun sebebi sadece bizim bilinç sahibi bir canlıyken, onların bilinçsiz bir makine olması olamaz, çünkü zekâ geriliği olan insanların da bu konuya en azından normal zekâ düzeyindeki insanlar kadar alaka göstermedikleri bir gerçek, fakat zekâ geriliği olan insanların bilinçsiz olduğuna dair elimizde herhangi bir bulgu yok. Esasen hangi canlının bilinçsiz ya da öz farkındalıktan yoksun olduğuna dair de kesin bir bilgiye sahip değiliz, çünkü bilincin mahiyeti hepimiz için hala bulanık bir saha.

Zekânın hayatın anlamını sorgulamak ve onun anlamıyla ilgili bulgulara ulaşmak konusunda işlevsel olmadığını öne sürüp, buna inanmama rağmen, normal zekâ seviyesinin altında olan canlılar için de aynısını söylemenin biraz akıl karıştırıcı olduğunun farkındayım ama bu noktanın son derece önemli olduğunu düşünüyorum, çünkü buradan bir ayrıma varılabilir. Özetlemeye çalışayım: Biz insanlar en azından soyut düşünme kabiliyetine sahip olabilecek eşiğin üzerinde bir zekâdaysak bilinçli bir canlı olduğumuz için hayatın anlamını sorgulayabiliyoruz, normal zekâ düzeyinin altındaki insanlar bilinçli bir canlı olsalar bile bunu diğerleri kadar yapmıyorlar, insan dışındaki canlılar ise hem düşük zekâlı hem bilinçsiz olduklarını için. Bilgisayarlar ise yüksek zekâlı olmasına rağmen katiyen hayatın anlamını sorgulamıyorlar.  Bırakın bilgisayarlar kadar zeki olmayı, bizim kadar bile zeki olmadığını bildiğimiz diğer canlıların da, bu konuya bizim kadar eğildikleriyle ilgili herhangi bir emare görünürde bulunmadığına ve zeki olmak gibi bilinçli olmak da tek başına yeterli olmadığına göre, hayatın anlamını sorgulayan canlıları diğerlerinden ayıran temel özellik ne olabilir? Bizi adeta etrafı ateşle çevrili bu ıstıraplı yola sevk eden ektiden biz insanlar olarak neden yakayı sıyıramıyoruz ve öngörülemez vakitlerde beynimize sülük gibi yapışan “Hayatımın anlamı ne?” zehrinden kurtulamıyoruz?

Sanırım bizi diğerlerinden ayıran en önemli şey, bilinçli ve normal zekâ düzeyinin üstünde bir zekâya sahip olan bir canlı olmamızın kaçınılmaz bir yan etkisi olarak özgürlük çukuruna yuvarlanışımız. Zekâ ve bilincin aynı anda ortaya çıkışı, varoluşun geometrisinde bize istemediğimiz bir özgürlük çukuru açar; varoluşun bu çukurunda melekler ve şeytanlarla aynı saflarda bulunmanın namzetleriyizdir artık.

Özgürlüğün en büyük paradoksu, aynı zamanda içinde garip bir tutsaklık barındırıyor olmasıdır. Bu yüzden gerçekten özgür olduğumuzu söyleyebilmemiz çok zordur, çünkü hepimiz özgürlüğümüzden vazgeçebilecek özgür olmadığımızı ve özgürlüğün bu yönüyle mutlak bir tecrit hücresi olduğunu biliriz. Bizler, Sartre’nin de dediği gibi “özgürlüğe mahkûm” canlılarız ve özgürlüğün bize yüklediği sorumluluklar bizim bu dünyadaki cehennemimiz sayılırlar. Cehennem mi daha korkunçtur, yoksa cennetle cehennem arasındaki belirsizlik mi sorusunun cevabı bizler için yeterince açık değildir. Özgürlük, cennetle cehennemi aynı anda içinde barındırır ve o bizi korkuyla ümit arasındaki kıldan ince kılıçtan keskin köprüyü tek başımıza geçmek zorunda bırakır. Özetle özgürlük aslında bizim ceza ehliyetimizdir.

Bilgisayarlar, zihni engelliler ve diğer canlılar özgür değildir. Bir kuş uçarken göze bizden daha özgür görünebilir, oysa kuşlar uçmakla uçmamak arasında seçim yapamazlar, yaptıkları tek şey yaratılışlarının onları donattığı şeyle yaşamaktan ibarettir. Bir köpeğin, diğer bir köpekten farklı bir siyasi eğilimi olmaz. Bir aslan yavrusu, avcılığı bırakıp başka bir meslek seçip seçmemekle ilgili bir düşünce içinde bulmaz kendini ve avcılık yaptığı için de suçlanamaz. Bilgisayarlar geliştikçe, herhangi bir dini, mezhebi ya da ideolojiyi diğerine tercih etmezler.

Hapishaneler bizim gibi özgür insanlar için inşa edilmiştir, herhangi bir eyleminiz yürürlükteki ceza kanuna aykırıysa cezalandırılırsınız. Suç olan edimlere bakış açımız değiştikçe, ceza kanunu değişebilir; buna göre, bugünün masumu olanlar, dünün suçlusu sayılabileceği gibi, dünün suçluları bugünün masumu olabilirler. Bunun anlamı cezalandırılmanız için mutlaka suçlu olmanızın gerekmediğidir ve bir suç işlediyseniz de mutlaka ceza alacak olmayışınızdır. Suçlu olmasanız da, idam edilebilir, hapse atılabilir ya da işkence görebilirsiniz, bu tamamen şansınıza kalmıştır. Bir suç tamamlanmayıp, teşebbüs halinde kalmışsa, cezanızda indirim alabilirsiniz, fakat hukuken olmasa da fiilen bazen bunun tam tersi de olabilir: Örneğin bazı suçlar, teşebbüs ettiğiniz suç yarım kaldığı takdirde cezalandırılırken, tamamlanması halinde sizi bir kahraman yapabilir ve özellikle siyasi tarih bunun örnekleriyle doludur. Sokrates özgür olmasıydı öldürülmeyecekti. Hepsinden önemlisi, cehennemle tehdit edilen tek canlı biziz ve özgür olmasaydık, cehennemle tehdit edilmeyecektik. Paranız varsa alışveriş merkezlerini turlayıp sizin beğeninizi cezbetmek için tasarlanmış çeşit çeşit ürünlerden istediğinizi alabilirsiniz. İstediğinizi alırken, bir diğerinden vazgeçmek zorundasınız, bu da bir tür tutsaklıktır. Biz her seçimimizde bir şeylerden vazgeçeriz. Vazgeçmemeyi seçemeyiz, vazgeçmemek ancak tek bir seçenek olduğunda mümkündür. Özgürlüğümüzden vazgeçemediğimiz için işlediğimiz bir günahın bedeli olarak cehennemde ebediyen azaba uğrayabiliriz. 

Çoğumuz özgürlüğü arzulanacak bir şey olarak düşünürken, aksine en büyük arzumuzun ve özlemimizin ondan kurtulmak olduğunu fark edemeyiz. İnanıp inanmamız fark etmez, cennet idealinin hepinizin zihninde mutlaka bir karşılığı olmalıdır. Cenneti, çoğunlukla hayal kudretimizi aşan bir mutluluk diyarı olarak tasavvur ederiz ve aklımızda canlanan şey, o şey her nasılsa, aslında bizim ikilimde kalmadığımız yerin ta kendisidir. Oradaki tutsaklık, buradaki özgürlüğümüzün hediyesidir; çünkü bizi asıl kısıtlayan şey tutsaklık değil, özgürlüktür. Tutsak olmak, tıpkı boş bir kâğıda “ali topu tut” yazmanın kolay olduğu gibi kolaydır. Oysa elime sizden birisi boş bir kâğıt tutuşturup içine bir şey yaz ve ben onu beğeneyim ve beğenirsem seni cennetle ödüllendireceğim, beğenmezsem ise cehenneme atacağım dediğinde işim zorların zoruna dönüşür. Sonsuz olasılık içinde, sizin beğendiğinizi seçmem gerekir, beğenmeniz zor da olsa imkânsız değildir ve ben bu yüzden her olasılığı denemek isterim, denerken de sonucun olumsuzluğundan dehşetle ürkerim. Cennetteyse böyle şeyler asla söz konusu değildir. İnanmıyorsanız, bir din âlimiyle konuşmayı deneyin; din âlimi size cenneti, canınızın her istediğinin olacağı yer olarak anlatacaktır. Canının her istediği olan bir insanın seçmekle ilgili herhangi bir sıkıntısı neden olsun, canım her şey sahip olmak istiyor derse, her şeye sahip olur biter. Her şeye sahip olan birinin hırsızlığından söz edilebilir mi? Size ait bir toprağı istediğinize satabilirsiniz ve bunun için sizi kimse suçlamaz, fakat sahip olmadığınız halde size emanet bırakılan bir toprağı satmanız sahibine hainlik olur.

Özgürlüğümüzün bizi oyuncağa çevirdiği yer, bizim sonu gelmez ihtiyaçlarımızdır. İslam dinindeki nefsinle savaşmak lüzumu, ihtiyaçlarını dizginlemek anlamına gelir. Örneğin evli olmadığınız bir kadına asla yaklaşmamanız gerekir, çünkü o kadın sizin helaliniz değildir, fakat o kadınla evliyseniz, o kadınla birlikteliğiniz sizin için asla bir günah değildir ve bilakis İslamiyet helal olan her şeyden Allah’a ulaşan bir yol açılabileceğini söyler. Peki, evli olmadığınız birini arzuluyorsanız, onu arzulamamayı seçebilir misiz? Elbette hayır, zaten nefsinizle savaş arzuladığınız halde ona yaklaşmamanız gerekliliğinin ikileminden doğar. Cennet tasvirinde ise olay tersine dönmüştür, arzuladığınızı seçer ve seçtiğinizi arzularsınız. Sıkılmaz mıyız? Zamanı unutmayı istemeniz yeter.

Görüldüğü gibi, irdelendiğinde, hayatın anlamını sormamızla, özgürlük arasında sıkı bir ilişki olduğu ortaya çıkıyor. Bizler özgür olduğumuz için sorumluluk duyuyoruz ve sorumluluğumuz olduğu için de hayatın anlamını sorguluyoruz. Hatta buna bir yönüyle mecbur kalıyoruz. Buradan hareketle diyebiliriz ki, bizler hayatın anlamını sorgulamak ve onu bulup bulamamanın acısını bilinçli ya da bilinçdışı olarak çekmek zorunda olan zavallılarızdır. Ortada zavallı olmamızı gerektirecek bir durum yok, çünkü hayatın anlamı sorumluluklarımızı yerine getirmemiz çözüyorsa, onları yerine getiririz ve konu kapanır diyebilirsiniz. Fakat sorumluluklarımızın sınırlı ve dolayısıyla onların oldukça net çizgilerle çerçevelenmiş olduğunu kim söyledi?

Bir dine ya da bir ideolojiye şeksiz şüphesiz inanmanız meseleyi asla kökünden halletmeye yetmez, çünkü her din birçok yorumu olduğu gibi, her ideoloji de çokça fraksiyonları içerir. Ne olursa olsun, birini seçerek rahat etmeniz mümkün, fakat seçtiğiniz şey sorumluluğunuzun adam öldürmek olduğunu da size söyleyebilir, çünkü bunu tarihte birçok kişi yaptı ve günümüzde de maalesef hala yapanlar mevcut. Sizce de onlar hayatın anlamını bulmak yerine ondan daha da uzaklaşmadılar mı? Öyleyse sorumluluğumuzun bir diğer parçası da, ona asla kökten bir çare aramamamızdan geçiyor olmalıdır. Sorumluluklarınızı yerine getirdiğinizi hissederek hayatın anlamına yaklaştığınızı sanmanız elbette güzel bir şey, fakat asla ona mutlak olarak ulaştığınızı düşünmemelisiniz, çünkü ölünce biter mi bilinmez ama sorumluluğunuzun siz ölmeden bitmeyecek olması kaçınılmaz gibi duruyor.

Eğer konuyu insanın ölümlü olduğu gerçeğinden bağımsız bir şekilde ele alır ve günlük hayatımızda bunu gerçekten ihmal ederek yaşamayı başarabilirsek, hayatımıza bir anlam bulabilmek bizim için kolaylaşacağı gibi, eski önemini kısmen yitirebilir de; çünkü böyle bir durumda, geçicilik olgusu konunun dışına itilmiştir. Bu durumda insan, hayatın anlamına dair bir sorgulamayı sadece entelektüel bir eğlence olarak bile ele alabilir. İhtiyaçlarınız karşılandığı ve hayatınızda işleriniz üç aşağı beş yukarı tıkırında gittiği sürece bu konuya eğilmeniz, sizin için o kadar da gerekli bir şey olmaktan çıkabilir.

Hayatının çoğunu, hayatın anlamını düşünerek geçiren biri olarak ben, doğrusu bunu hiç de tercihen yaptığımı sanmıyorum; bu yüzden, ilk okuduğumdan beri, Necip Fazıl’ın piyesinde geçen “Ben düşünmüyorum. Beynim kanıyor” sözünde hep kendi halimi bulmuşumdur. Eğer kendinizi siz de bu konu üzerinde, sıklıkla ister istemez düşünürken buluyorsanız, muhtemelen bu psikolojik durumunuzda olumsuz bir yönelime işaretidir. Paranız varsa ya da sigortanız karşılıyorsa, bir doktora görünmenizde fayda olabilir. Beyninizdeki serotonin gibi bazı nörotransmitterlerin dengesinde bozulma olmuş olabilir. Bahsi geçen bu şey bir biyokimyasaldır, sinir hücreleri arasında iletişim sağlarlar. Bu maddenin düşük olması gibi çok yüksek olması da iyi bir şey değildir; bir bakıma hayatın anlamına yönelik bakış açınızın da tansiyonunuz gibi normal kabul edilebilecek bir aralığı vardır. Bir psikiyatra giderseniz büyük ihtimalle size durumunuzu göre bir ilaç yazacaktır ve sıra çok yoksa çoğunlukla hayata dair algılarınızı düzeltebileceğiniz yönlendirici şeyler söyleyecektir. Benimsediği ekole göre yaklaşımında farklılıklar olabilir. İçinizi dökmeye ve günlük hayatınızdaki diğer kişilerle çokça konuşamadığınız şeyleri daha rahat konuşmaya ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsanız da bir psikoloğa gidebilirsiniz. Hayatınızın size bu denli anlamsız gelmesini sadece yaşadığınız senaryoya bağlamanız hiç de doğru bir yaklaşım olmayabilir, çünkü aynı senaryo içinde yaşayan birçok kişi sizinle aynı şeyleri muhtemelen hissetmiyordur. Başınıza gelen olayları yorumlama tarzınız esasında sizi siz yapan ve olaylara verdiğiniz tepkileri belirleyen şeylerin başında gelir.

Kahraman askerler cephelerde cengâverlik gösterirken, bazılarımızın neden karanlıktan bile ödü patlıyor? Okullarda bazı çocuklar bir sınavı yalnızca geçmeye yetecek notu alabilmesine sevinç çığlıkları atarken, bazıları tam puandan bir puan eksik aldıkları için neden köşeye çekilip ağlarlar? Bir kız sizin kendisiyle bir şeyler içme teklifinizi reddettiğinde siz kendinizi çok kötü hissederken ve olayın şokunu hala üstünüzden atamamışken; nasıl oluyor da, diğer bir erkek benzer bir olay karşısında çoktan başka bir kızla işi pişirmenin planlarına başlamış olabiliyor? Sorular elbette çoğaltılabilir, ama görünen o ki, biz insanlar sadece dışımızdan sorumlu değiliz. Dışımızla sürekli etkileşim halinde olsa da, içimizde de bir yığın şeyler oluyor ve dışımızla içimizdeki eş güdümü sağlayabilmek de yine bizim sorumluluğumuzda.

Ölümü şimdilik hayatın anlamı bağlamında, konu dışında bıraktığımıza göre, hayatın, yani yalnızca dünyevi hayatımızın anlamı üstünde duralım. Az önce, hayatın anlamını sorgulamamı kendi açımdan bir tercih olarak görmediğimi söyledim. Sahiden de, mahiyeti hakkında hemen hiçbir şey bilmediğim ve çoğu bilim adamının öyle bir şeyin olmadığını söylediği ruhumda bu kadar canhıraş acılar hissetmeseydim, hayatın anlamını bu kadar da düşüneceğimi hiç sanmıyorum. Sabahları ya da akşamları uyandığımda, içtiğim bir fincan kahvenin bile aslında benim için anlamsız olduğunuz iddia edemem, bu içtiğim bu kadar kahveye haksızlık olur. Bence bun hepimiz için geçerliliği olmalı, aksi durumda neden bu kadar kahve tüketelim? İşsiz ve yetersiz de olsa, ekonomi okumuş biri olarak, azalan marjinal fayda kuralı gereği sizin için ikinci fincan, hatta ikinci yudum kahvenizin hiçbir zaman ilki kadar anlamlı olamayacağını da belirtmek isterim; fakat bu asla kahvenin bizim hayatımız için bir anlam ifade etmediğini göstermez. Esas konu kahve hayatımızın anlamını oluşturan ayrılmaz parçalardan biri olmasına rağmen, hiçbir zaman yapbozun tamamını oluşturmaya yetmeyeceği gerçeğidir. İhtiyacı, karşılandığında insanda hoşnutluk, karşılanamadığında hoşnutsuzluk yaratan şeyler diye basit bir şekilde tanımlarsak; iyi insan olmayı istemek gibi çok daha karmaşık, ulaşılması zor ve bir o kadar da yüce bir idealle, özünde kahve içmeği istemek gibi kulağa diğerine göre son derece düşük gelen bir şey arasında bu bakımdan bir müştereklik olduğunu ileri sürebiliriz.

Güneşli bir hafta sonunda, sabahleyin bir fincan kahvenizi yudumlarken, yanında günlük gazetenizi okuyup, dünyada neler olup bittiğini öğrenmek keyfinizi daha artırabilir. Bunu yaparken oturduğunuz kanepenin rahat olması da sizin için tercih edilesidir. Gazetenizi okurken, penceredeki manzaranın iç açıcı olmasını da istersiniz, fakat bu olmasa bile sabah sabah kapınızın önünde silah sesleri duymak hiç hoşunuza gitmez. Dahası gazetenizi aldığınız sokak başındaki büfeden evinize dönerken bir gangster tarafından tacize uğramaktan asla hoşlanmayacağınız gibi, böyle bir ihtimalin yüksek olduğunu düşünmek bile fazlasıyla canınızı sıkmaya yetecektir. Bu yüzden fiyatları daha yüksek de olsa, daha güvenli ve nezih bir semtte oturmak sizin için hiç de önemsiz bir gereklilik sayılmaz. Hayatınızı sevdiğiniz bir eşle paylaşmak ve aşkınızın meyvesi çocuğunuzun neşe verici seslerini duymak insana ne tarifsiz bir mutluluk verdiğini düşünür ve onların yerini hiçbir şeyin alamayacağını hissedersiniz.

Gazetede okuduğunuz haberlerle ilgili sizin de mutlaka değerli ve orijinal yorumlarınız olduğunu sanıyorum, çünkü olan biten şeylerin çoğu öyle ya da böyle sizi de yeterince ilgilendiriyor olmalı. Gardırobunuzdaki kıyafetleriniz arasından güzel bir kombin yaparak, hanidir görmediğiniz dostlarınızla buluşur ve hem kendinizden hem dünyada olup bitenlerden bahisle kendinizi biraz hafifletebilirsiniz. Dostlarınızın size karşı yaklaşımlarından memnun musunuz? Sizce etrafınızdakilerin size karşı tutumlarında, giysilerinizin ve kolunuzdaki pahalı saatin hiç mi payı yok? Elbette onların asıl saygısı sizedir. Akıllı telefonuz yavaşladı ve ara sıra da takılmalar yapıyor ve artık eskidiğini düşünüyorsanız yenisini almanız iyi olacaktır. Arabanız umarım, yolda kalmamıştır ya da sürüş keyfi sizi tatmin edecek kadar yerindedir. Hanidir merak ettiğiniz filmi, buluşmanızdan sonra ailenizle sinemada mı izlemek istersiniz, yoksa evinizdeki dev ekranlı ve yüksek çözünürlüklü o muhteşem cihazın karşısında ayaklarınızı uzatarak mı? Hep aynı şeyler sizi sıktı ve şehrin keşmekeşinden bıktıysanız, ailenizi de alıp güzel bir tatile çıkmayı neden düşünmüyorsunuz? Sizce de bunu, çoktandır fazlasıyla hak etmediniz mi? Bunlar sizin için yeterli gelmiyorsa, muhtemelen potansiyelinizi yeterince değerlendiremediniz, çok daha iyi şeyler yapmanız için hiçbir engeliniz yok? Yeter ki isteyin, siz özel birisiniz. O hala yeterince memnun olmadığınız dünyayı değiştirebilen insanlardan sizin ne farkınız olabilir ki? Eksik olan bir şey kaldı mı sizce? Aslına bakarsanız, eksik hiçbir şey yok. Sadece, kendi potansiyelinizi bulup açığa çıkarmak sabah kahvenizi tedarik etmek kadar kolay değil, hepsi bu kadar.

Yediğiniz yemek sevmediğiniz türden de olsa belli bir kaloriyi alınca ez azından fizyolojik olarak açlık hissetmezsiniz; fakat huzurlu bir İsveç şehrinde bile, kendinizi Suriye’deki kadar huzursuz ve tedirgin hissedebilirsiniz, yine de asude bir coğrafyada yaşıyor olmanız sizin için daha güvenli sayılır. Eğer görünürde bir sorun yokken, hala kendinizi endişeli hissediyorsanız, bu elbette dışınızda olmasa da içinizde bazı sorunlar olduğuna işaret eder ki bunun sebebi başka yerlerde aranmalıdır. Her şeye rağmen İsveç gibi bir ülkede yaşıyorken, sizin Suriye’deki kadar tehlikede olduğunuzu söylemek kabul edilebilir gelmeyecektir.

Yukarıda gözünüzde canlandırmaya çalıştığım şey, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinden başka bir şey değil. Gerçekten de, Maslow’un ortaya koyduğu ve benim bu hikâyede betimlemeye çalıştığım bu şeylere sahip olup da hayatın anlamını sürekli sorgulamaya devam ediyorsanız, büyük ihtimalle size ailenizden büyük bir miras kalmış olmalıdır; çünkü sadece hafta sonu kahvenizi, sıcak ve güvenli bir yuvada yudumlayabilmeniz bile, bazı şeylere doğuştan sahip değilseniz, sizin çok vaktinizi alacak olması bir yana, buna çoğumuzun ömrünün yeteceği bile şüphelidir. Kaldı ki, maddi şeyler size ailenizden miras olarak kalabilse de, potansiyelinizi ya da kişiliğinizi gerçekleştirmek olarak adlandırılan şeylerin size miras olarak kalması düşünülemez. Maslow’un bu teorisi, öyle kapsayıcı görünüyor ki, aklınıza gelebilecek neredeyse her boşluğu doldurabilecek muhtevaya sahip gibi duruyor. Sürekli hayatın anlamını sorgulamaktan şikâyetçi olan benim durumumu, hayatımı değiştirebileceğime dair ümidi yeterince taşımadığıma rahatlıkla yorabilirsiniz; çünkü gerçekten de, attığı adımların sonuca etki edeceğine inanan biri neden eylem yerine düşünmeyi seçsin ki?

Kimi zaman kendimizi, en basit şeyleri bile yapacak güçten yoksun hissetmiş olabiliriz, oysa nesnel olarak hiçbir zaman o kadar da güçsüz olamayız; çünkü aslında yaşıyor olmak bile başlı başına bir kudret belirtisidir. En azından bir yerden bir yere yürüyebilmeyi becerebiliyorsak bedenimiz işlevselliğini koruyordur. Zihni melekelerimiz de hala bazı şeyleri hatırlayabiliyor ve belli bir karmaşıklıktaki problemleri çözebiliyorsak yerinde sayılır; ama yine de hala anlamlı gelen hiçbir şey yapmıyor ya da yapamıyor olabiliriz.  Şuanda yapmadığımız herhangi bir şeyin, hayatınızı gerçekten değiştireceğine inansaydık, onu yine de yapmama ısrarımız devam eder miydi? Yoksa ne olursa olsun, Yabancı’daki Meursault gibi “Benim için fark etmez” demeyi sürdürür müydük? Bunu kendi adıma cevaplamak zor, fakat hiçbir zaman o seviyede bir kayıtsızlık içinde olduğumu sanmıyorum. Örneğin, beynimdeki bu huzursuzluğu gidereceğine inandığım bir şey olduğunu bilsem, onu yapmak için bir anda canlılığımın geri geleceğini düşünüyorum, dolayısıyla ataletin çoğunun bir pes etmişlik ya da hedefle fiillerimiz arasındaki nedenselliği kaybettiğimizi düşünmemizden geldiğine inanıyorum.

İşi biraz daha ileri boyuta taşıyarak, zihni ve bedeni her hangi bir sorunu olmadığını gördüğünüz birisinin intihara giriştiğini düşünelim. O adamı döndürmek için söyleyebileceğiniz ve her durumda yaşamın ölümden daha iyi olduğunu göstermeye yetecek geçerli bir kanıt sunabilir misiniz? Öğreğin her şeyin bir çaresiz bulunur mu dersiniz, oysa o kişinin hayatı hakkında hiçbir şey bilmiyorsunuz bile. Öyleyse işi biraz daha ilerletelim ve acılar içinde kıvranan ve hayatında hiçbir değişikliğe imkân vermeyecek kadar yakında öleceği bilinen birini tahayyül edelim. O kişi hayatına son vermek istediği takdirde, onu bu kararından vazgeçirebilmek için ne söylerdiniz? Yoksa yaşamına son verme kararına saygı duyar, hatta siz de aynı durumda olsaydınız aynı şeyi yapacağınızı mı düşünürdünüz? Açıkçası sözlerin fazlasıyla kifayetsiz kaldığı zamanlarda kendimizi bir şeyler söylemek zorunda hissetmek hiç de hoş bir durum değildir. Durumun en kötüsü de, yaşamadığın ve yaşamaktan da delicesine korktuğun başka birinin hali hakkında bir şey söylüyor olmanın vereceği utanç olacaktır. Oysa hariçten gazel okumak ne aşağılık bir şeydir! Aslında, gerek kendi hayatımız, gerek başkalarının hayatı karşısında çaresizlik hissetmemizin sebebi, çoğu durumu değiştirecek kudrete sahip olmayışımızdır; yoksa her durum insan açısından oldukça basite indirgenebilir, örneğin acı çekiyorsa acı ortadan kaldırıldığında sorun bitecektir. Ruhi ya da bedeni herhangi bir acı hissetmiyorsak, neden yine de ölmeyi isteyelim ki?  Aksine, kendimizi yeni gelen bir bahar gibi tazelenmiş hissederek uyandığımız günler, ölümü kaçınılası bir şey olarak görürüz. Üstelik hayatımız boyunca, yaşlanırken dahi, bizi sürekli tazeleyen bir döngü içinde yaşarız. Şuanda yeterince yemeğe doyduğunuzu hissediyorsanız, birbirinden leziz yemekler sizin için bir süreliğine anlamını yitirir, fakat siz o süre zarfında başka anlamlı şeyler peşinde koşarken, karnınız yeniden acıkır ve açık büfe sizin için yeniden anlam kazanır. Bu sayede tekrarlanan şeyler bile sizin için anlamını sürekli yeniler; yaşamın doğası budur, o bizi her gün yenileyerek eskitir.

Ölümle yaşamanın içerdiği zıtlık anlaşılması güç bir durumdur; iç gözlemlerime dayanarak, insanın yaşarken en yoğun şekilde ölümü düşündüğü anlarda bile, ölümün hakikatine mutlak manada yaklaşabilmenin mümkün olmadığı kanaatindeyim. Bazı tarikatlarda, ölüm rabıtası olduğunu duymuş olabilirsiniz, bunun içeriği, öldüğünü düşünerek dünya hayatından kendini soğutmaya çalışmaktır, bunu yaparak, dünya gailesinin sizi fazlaca alıkoyamaması amaçlanır. Bu rabıtayı kuvvetlendirmek adına, olayı biraz daha öteye taşıyarak, kendini yaşarken geçici olarak kefenletenler bile vardır. Sanırım Osmanlı döneminde, mezarların yaşam sahalarının yakınlarında olması da, insanların ölümü sıkça hatırlamaları istenmesiyle ilişkilidir. Bu noktada, aklıma düşen asıl soruysa, ölümü sıkça düşünmenin bize ne sağlayıp ne sağlamadığıdır; çünkü yaşam size boş geldiği için ölümü düşünüyorsanız, ölümü düşündükten sonra da hiçbir şey size daha farklı gelmeyecektir. Ölümden sonrasına inanan ve ölümden sonrası için yapması gereken şeyleri yapma konusunda, kendini yeterince motive görmeyen bir insanın ölümü düşünmesi kendisine fayda sağlayabilir; çünkü bu sayede, akşam sinemaya gitmek yerine biraz daha nafile namaz kılmaya karar verebilir. Hatta ölümden sonrasına inanan ve ölüm sonrası için yapılması gerekenleri açıkça bildiğini sananlar için bu çok iyi bir yöntem olabilir, fakat ölümden sonrasına inanmayan ya da inandığı halde ölümden sonrası için yapılması gerekenleri yanlış bilenler için, fazladan ölümü düşünmek ne işe yarar ki? Ayrıca hiç dindar biri olmasanız, hatta inançsız olsanız bile, depresyona girdiğinizde, ölümü kefen içinde olduğunuzdan çok daha fazla hatırlarsınız.

Hayatın anlamı konusuna eğilirken, dışarda bıraktığımız ölüm kavramını, yeniden konuya dâhil edersek, kurguladığımız anlam döngüsünün, fırtınaya tutulmuş kum tanecikleri gibi oradan oraya rastgele savrulup darmadağın olmaktan kurtulamayacağını görürüz. Esasında hayatın anlamı, ölümlü bir varlığın ölümü dışarıda bırakarak çözebileceği bir konu değildir; çünkü ölüm hariçte bırakılarak bu konuya getirilen her açıklama, kaçınılmaz ölüm karşısında en azından başlangıç noktasına dönmeye mahkûmdur. Ölüm içinde sonsuzluğu barındırır, oysa hayatımız ne kadar uzun olursa olsun muvakkattir ve fâni olanın ebedi olanı yendiği hiçbir zaman görülemez. Fanilik anlamlı olan her şeyin içini boşaltır, düne ait her şeyin bugün anlamını yitirmesi gibi, anların sınırlı oluşu, anın anlamına da korkunç bir tehdit oluşturur. Ölüm, en güçlülerle en zayıflar arasında hiçbir ayrım gözetmez, toprak sultanlarla köleleri çürütürken hiçbir ayrıcalık tanımaz. Muhalled eserler bırakmış ediplerle dilsizlere aynı şekil verilir; tarihe damga vurmuş kahramanlarla, korkakların kemikleri ayırt edilemez olur toprak altında.

Öyleyse, ölümü görmezden mi gelmeliyiz? Tavsiye bu mu olmalı? Ölüm eğer, ölümü görmezden gelenlerle, ölümü düşünenleri de eşitliyorsa ne önemi olacak bunun? Ölümü konuya dâhil ederek de mutlak geçerli bir izah getiremez miyiz? Doğrusunu isterseniz bu hiç mümkün görünmüyor. En akıllımızla en aptalımız, konu karşısında aciz kalıyoruz? Fakat bu acizliğimizin farkında olarak da, açıklama getirmeyi sürdürüyoruz, çünkü beynimiz bu konuda boşluk kabul etmiyor. Bu açıklamaların hiçbiri de bilimsel olamayacağı için, meselenin salt inanca dayanması da kaçınılmaz oluyor. Tam da bu yüzden, okuma yazma bilmeyen ve hayatında hiç şehir görmemiş bir nineye bile akıldışı gelen bir izah, Nobel Kimya ödüllü bir fizikçinin inancı olabiliyor; tabii ki tersi de mümkün; çünkü konu inanmak olunca, hiçbirimiz inancımızla mutlak manada diğer bir inanıcı mağlup edemeyiz. Tabiatın, hiç şaşmadığını düşündüğümüz düzeni içinden, işbirliğiyle bu kadar şey keşfedip bununla inanılmaz şeyler yapmayı başarırken, neden konu insan hayatına bir anlam bulmak olunca hepimiz bu kadar aciz kalıyoruz? Niçin cebimdeki akıl telefonunun icadında pay sahibi olan geçmişte yaşamış ya da bugün yaşayan deha sahibi insanların, hayatın anlamı hakkında da söylemiş oldukları bir söz varsa, onların bu konudaki sözlerinden asla akıllı telefonumdan attığım mesajın karşıya ulaştığından emin olduğumuz kadar emin olamıyoruz?

Ölümden sonra bir hayat olmadığına inanan, ister alanında çok büyük işlere imza atmış bir bilim adamı olsun ister dünyadan haberi olmayan sıradan bir insan sonuç değişmiyor; onlara göre varlığımız iki hiçlik arasında bir kıvılcımdan başka bir şey değil.  Bu durumda hayatın bir anlamı olup olmadığını düşünmek de en az düşünmemek kadar anlamsız oluyor; fakat hayatın anlamını düşünerek bütün bir hayatınızı olmayan bir şeyi aramakla geçirmeniz de hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Ezeli bir hiçlikten nasıl olup da olmuşsa düşüp gelmiş ve oradan da yine ebedi bir hiçliğe atılacak olan bir varlığın, iki hiçlik arasında yaptığının ne önemi olabilir ki? Fakat asıl soru, varlığımızın gerisi hiçlikse, varlığımız hiçlikten çıkıp nasıl ve niye varlık bulmuştur? Varlığı hiçliğe kim tercih etmiştir? Ya da şuan mevcut olan her şey, sonsuz yüze sahip bir zarın sonsuz kere atılması neticesinde vücut bulmuş sonsuzda bir ihtimalden biri mi yalnızca? Zarı kim atmış olabilir? Sonsuz yüzü yokluk olan bir zarın, bir yüzüne de varlığı kim kazımıştır? Nihayetinde, ölümden sonrasının kendisi için hiçlik olduğuna hükmetmiş birisi için bu soruların da bir ehemmiyeti kalmayacaktır. Ölümden sonrasının kendisi için hiçlik olduğuna inanan biri için, yapılabilecek en iyi şey bu dünya hayatındaki hazzını maksimize etmek için çalışmak olacaktır; fakat bunun da esasında ölümden sonraki hiçlik için hiçbir anlam taşımayacağı kesindir. Ölümden sonrasına inanmayan biri için ölümden sonrası için düşünmek, elbette saçma olacaktır. Yokluk, içinde yokluğa dair de herhangi bir endişenin olmadığı yer demektir, bu yüzden ölüm sonrasındaki hiçlik, doğum öncesindekinden farklı bir deneyim vaadi içermez. İnanmayanlar için, mevcut durumda hayatın anlamlı ya da anlamsız olduğunu hissetmeleri de vehimden öte bir değer taşımayacaktır. Esasında yokluk demek, insan için mutlak bir bilinçsizlik halinden başka bir şey değildir; bu bakımdan cansız bir taş ya da canlı bir bitki olmanız da hiçbir şeyi değiştirmez, hatta bilinçten yoksun yaşayan bir insan da, var olsa da yok demektir. Öyleyse ölüm sonrasında yaşamın devam etmediğine inanan birisinin, aslında ölüm sonrasındaki bilinçsizliğe inandığını düşünmek yanlış olmayacaktır. Ölüm sonrasında bilinç ve duyumlar kaybolacaksa, ölümden korkmak da manasını besbelli kaybeder. Bu korkuyu açıklamak, uyumaktan korkmayı açıklamaktan bile zordur, çünkü uyuduğumuzda kâbus görebiliriz, fakat bu bile bir bilincimiz olduğuna işaret eder. Eğer uyumakta güçlük çekiyorsanız, uykuyu sevmediğinizi söyleyebilirsiniz, bu durumda da aslında sevmediğiniz şey uykunun kendisi olmaz, sevmediğiniz şey olsa olsa, uyanıklıktan uyku haline geçişteki debelenme halidir. Benzer biçimde, ölümden sonra hayatın olmadığına inandığınız halde, hala ölümden korkuyorsanız, bu aslında ölürken çekeceğinizi düşündüğünüz acıdan korkmanızdan başka bir şey olmasa gerektir. Aslına bakarsanız, ölümden sonra bir hayatın olmadığına inansanız ve ölümün acısından da korkmuyor olsanız bile, ölümden yine de korktuğunuzu söyleseniz sizi rahatlıkla anlayabilirim, çünkü doğrusu bu tüm akıldışılığına rağmen bana aynı zamanda çok insanca geliyor.

Ölümden sonrasına inananlara geçmeden önce, inanan ve inanmayanlar arasında yer alan bir diğer kategorinin daha üzerinde durmak gerektiğini düşünüyorum: Şüpheciler ya da bilinemezciler. Hayatın anlamı sorunsalı esasında hepimiz için çözümü müşkül bir konu olmakla birlikte, bu konudan dolayı en çok sıkıntı duyan taraf, sanırım bu zümre olmalı; çünkü onlar için iki ihtimal de söz konusu. Özellikle konuyu semavi dinlerin yorumları bağlamında ele alırsak, çoğu dinsel yoruma göre bir dine şüpheyle bakmanın, o dini tümden reddetmekle eşit sayıldığını görüyoruz; o tür yorumlara göre dinin kendisinden haberdar olduğu halde, ister doğrudan inanmamak ister şüpheyle yaklaşmak suretiyle olsun, dini açıdan inanılması zaruri sayılan akait umdelerine şüphesiz bir biçimde inanmıyor olmak, ebedi azabı gerektiren bir durum olarak kabul ediliyor. Bu durumda, şüpheciler ya da bilinemezciler, bir ihtimal de olsa, kendilerinin azaba çarpıtılacağından endişe duyuyor olmalılar.

Ölümden sonraki yaşama inananlar içinse hayatın anlamı, müthiş bir bilinmezlik zarfının içinde saklı durarak da olsa zaten her şeyi açıklar bir şekilde kesinlikle vardır. Dini yorumlar tarih boyunca kimi zaman felaketlere yol açmış olsa da, hala onlara ihtiyaç duyuyor olmamızın en önemli nedeni de, sanırım din dışındaki hiçbir şeyin, konuyu doğrudan ve tam bir açıklıkla bize izahta, din ile boy ölçüşmekte aciz kalacağı gerçeğidir. Bir bilim insanı olarak bir doktor size çok az ömrünüz kaldığını söyleyebilir, fakat böyle bir durum karşısında ne yapmanız gerektiğini sorarsanız, sizi sevk edeceği hiçbir uzman bulamayacaktır, eğer bu konuda uzman olan bir bilim insanı varsa da, size en fazla konuyu hala araştırdıklarını söylemekle yetinecektir. Oysa aynı durumda, özellikle bazı din adamlarının size kendinden oldukça emin bir şekilde anlatacağı çok şey vardır. Hatta onlar bu konuyu size tüm ayrıntılarıyla ve dince muteber sayılan başka isimlere dayandırarak anlatır; fakat hiçbir anlatı, ne kadar betimleyici olursa olsun, olayın kendisini tam olarak yansıtmaya güç yetiremez. Yine de bir dine şüphesiz bir şekilde inanıyorsanız, yaptığınız ve yapmadığınız her şey, ölüm sonrası için bir anlam taşır. 

Hangi dine inanacağınızı ise ağırlıklı olarak nerede doğdunuz belirler, diğeri kadar olmasa da, aklı belli bir olgunluğa ulaştığında yaptığı tetkikler yoluyla din seçenler de yok değildir. Bir dine inanmak diğer bir dine göre cehenneme gitmek demek olmasına rağmen, bir dine inanmak şüphesiz bir inancı gerektirdiğinden bunun çok da bir önemi yoktur; çünkü zaten inandığınız din, size cennet kapılarını sonuna kadar açan dinin ta kendisidir. Kendisini ebediyen azaba duçar edecek bir dine inanan bir insan, şimdiye kadar herhalde görülmemiştir. İnandığınız dinin, hakiki manada kurtuluşa varan yolu içeren tek inanç olduğundan şüphe duymadığınıza göre, hayatın anlamını bulmaya çok yaklaştınız sayılır; geriye tek sorun nefsinize yenilmeyip, inandığınız dinin size emrettiklerine riayetkâr davranabilmeniz kalır. Bu durumda; dinin yap dediklerini yapmaya, yapma dediklerini yapmamaya olabildiğince mukayyet olursanız, iç huzurunu yakalamaya da o kadar yaklaştınız demektir. Artık ölüm sizin için, sorumlulukların bitip, mutluluk içindeki sonsuz bir sorumsuzluğa ulaşacağınız bir kapıdır. Dinlerin size sunduğu denklem, öyle basit ve aynı zamanda tutarlıdır ki, onun cazibesine kapılmak işten bile değildir. Önce inan, sonra itaat et, itaat ettiğin kadar cennete gitme ümidini arttır ve kendini cehennemden kurtar.

PEW Araştırma Merkezi’nin verisine göre dünya nüfusunun yaklaşık %84’ünü herhangi bir dine inananlar oluşturuyor, semavi dinlere inananların oranı ise %55 civarında. Peki, neden çoğumuz bir dine inandığımız halde,  hala hayatın anlamına dair içimizdeki boşluğu bir türlü tam olarak dolduramayız? Cehennem gibi kan dondurucu bir yerin varlığına inanan biz insanlar, nasıl oluyor da hala sabah kalkıp normal hayatımıza devam edebiliyoruz? Dinin insanlara yönelik yaptığı açıklama ve sunduğu anlam ve o anlamı gerçekleştirmek için verdiği reçete ne kadar anlaşılır da olsa, pratikte o kadar kolay değildir. Her şeyden önce dinler ya da onların sözcüsü konumundaki kişiler her şeye kolayca izah edebilirler ve bu çelişkili sonuçlar doğurma potansiyeli taşır. Başınıza gelen bir sıkıntının büyüklüğü hiç fark etmeksizin, derdini anlattığınız bir din âlimi sizi şaşırtıcı bir soğukkanlılıkla dinler ve başınıza gelen şey her ne ise mutlaka bir izah getirir. İkna olup olmanız bu noktada hiçbir şeyi değiştirmez, dinin ve onların sözcüsü sayılan kimselerin tek görevi her şeyi yalnızca açıklamaktır, ikna olup olmamanız onları ilgilendirmez; çünkü siz ne düşünürseniz düşünün alternatifsizdir. Çok sıkıntılı bir hayatınız varsa ve günahkâr bir hayat yaşıyorsanız (ki herkes günahkârdır) günahlarınızdan tövbe edip dine uymanızı öğütleyecektir. Neden sonra, onların salık verdiği hayata harfiyen uyduktan sonra yine onlara gidip hala sıkıntılarınızın sürdüğünü söylerseniz, bu sefer yaşadıklarınızın bir imtihan olduğunu ve sizin ahiretteki makamınızı yükseltebilmesi için sabretmenizi tavsiye edecektir. Muhtemel bir cennet vaadi, şuandaki acılarınızı hafifletmeye yetmiyorsa da, tasvir edilen cehennem azabının ihtimali bile çektiğiniz acılar ve çekeceğiniz acılardan çok daha büyükleriyle sizi tehdit ederek sesinizi kısmaya yetecektir. Ahiretteki cennet ümidi ve cehennem vaadi inanan biri için bu dünyayı bir Araf’a dönüştürür. Oysa bu dünya ruhi açıdan cehenneme daha yakındır. Ne var ki, yaşadığınız hiçbir acı, tasvir olunan cehennemdekiyle kıyaslanamaz. İster geçmişin travmalarına çivilenmiş olun, ister geleceğin emelleriyle havada uçun, insan vaktin oğlu olmaktan kendini kurtaramaz. Cehennem korkusu sizi şimdiden acıya gark ettiği gibi, cennet ümidi sizi şimdiden mutluluğun sahillerinde dolaştırır. Size her şeyi vermem, beni sizin için vazgeçilmez kılmayacağı gibi, size her şeyi verdiğimde ilk vazgeçeceğiniz kişi ben de olabilirim; fakat sizin ümidinizi ve korkunuzu diri tutmayı başarabilirsem, bunu başarabildiğim müddetçe sizi kendime raptedebilirim. Sizi en büyük acıyla korkutan cehennem tehdidi içinde, size en büyük güzellikleri barındıran cennet ümidini veren bir şeyden sizi daha bağlayıcı ne olabilir ki? Peki, şimdiki acılarımız, yalnızlığımız ve boşluğumuz ne olacak? Sadece inanmak her şeyi çözebilirken ve biz inandığımızı söylerken neden hala ıstırabımız hafiflemiyor? Bizi teskin eden din âlimleri de, en az bizim kadar aynı ümit ve korku arasında dururken, nasıl oluyor da, hala ayakta kalabiliyorlar? Yeterince ümit edemiyor ya da yeterince korkamıyor muyuz? Bir şeylere inanırken dahi, neden bizi için için yakan öfkemiz dinmiyor? Ölüm sonrasındaki sonsuz hayata inandığımız gibi, sonsuzluğu yaratanın mutlak adaletine de inanmıyor muyuz? Şimdinin ağırlığı neden bazen, geçmişin gölgesini aydınlatmaya ya da silmeye yetmiyor? Gelecek bütün haşyet ve ihtişamıyla daima önümüzde dururken, biz neden hala buraya çivilendik kaldık? Gözyaşlarımız arasında duyduğumuz gülücükler neden içimizi acıtıyor, neden yalnızlık bize bu kadar dokunuyor? Gerçeğin tüm ağırlığına ve kaçınılmazlığına rağmen, nasıl oluyor da, hala yalanlar bizi bu kadar kolay aldatabiliyor?

Esas mesele şudur ki, dinler dünyevi hayatın acılarını giderme konusunda hiçbir zaman bir şey vaat etmiş değildir. Kötülük sorunuyla ilgili dinlerden bir açıklama bekliyorsanız, bu konuda da her şeyde olduğu gibi size bir açıklama sunarlar, kötülük sorununa getirilen izahlara teodise deniyor. Dünyada başınıza gelen ve sizi her bakımdan çaresiz bırakan kötülüklere dair yapılan bir izah sizi tatmin etsin ya da etmesin, bu onların varlığının ezelden beridir bizimle olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir. Kulağa hoş gelmese de, insanın bu dünya hayatında her zaman acı çektiğinden ve bundan sonra da çekeceğinden şüpheniz olmasın. Size anlatılanlarla, sizin gördükleriniz arasında bir çelişki olduğunu düşünmeniz sizin acınızı arttıracaktır. Özellikle kendi durumunuzla, acılarınız ve çabalarınız arasında bir bağlantı kurmaya çalışmanın anlamsızlığı sizi tamamen ümitsizliğe düşürebilir. Birilerinin mevcut durumuyla dünya hayatındaki ameliyesi arasında bir uyumluluk aramak boşunadır. Söz gelimi bir hırsız, hayatı boyunca emeğiyle ekmek parası kazanmaya çalışmış bir insandan, herhangi bir dönemde ya da mekânda, çok daha saygı görerek çok daha refah içinde yaşayabilir. Özellikle din adına yapılanlar ve söylenenlerle, dinin doğrudan kendisi arasında mutlak bir ilişki arama çabası da hüsranın başka bir yüzünü size tattırabilir. Duyduklarınıza olabildiğince inanıp, yaşadıklarınız hakkında olabildiğince az düşünmek çektiğiniz acıyı algısal yönden hafifletir. Ne zaman ruhumda derin bir acı, tuhaf bir hüzün, tarifsiz bir bunalma hissetsem, bana esas giran gelen şeyin acının kendisinden çok onu neden benim çekiyor olduğuma bir yanıt bulamamak olduğunu düşünmüşümdür. Varoluşsal çaresizliğimiz sebebiyle kendimize bir sığınak aramak ihtiyacı hissedersek, varoluşsal çaresizliği sizin kadar hissetmeyen başka kişiler açısından kolay bir yem sayılırız. Bu tıpkı günlerdir aç susuz kalmış birinin, kendisine bir lokma ekmek ve bir damla su uzatan birinin güvenilirliğini sorgulayamayacak durumda olmasına benzer. Varoluşsal çaresizliğimiz, biz din kendisi karşısında olduğumuz kadar, onun özünü daha iyi kavrayabilmek kaygısıyla, onu bizden başka melekelerle daha iyi anladığını iddia eden insanların kölesi haline getirebilir. Özgürlüğümüzü yalnızca Allah’ın tutsaklığına satmak istesek de, ona ulaştıran vasıtalar aramamız normaldir; fakat vasıtalar hiçbir zaman varılacak yerin kendisi olamaz. Dahası Allah’ı anlamak, O’nu asla anlayamayacağını anlamaktır ki, bu aslında bir bakıma, ebediyen bitmeyen susuzluğumuza ebediyen kurumayan bir pınar verir. Dinlerin ebediyen ödül cezaya dayanan sistemi, dünyadaki düzenin sağlanmasında ve kişilerin özdenetiminde fazlasıyla işlevsel olabilir. Diğer taraftan bunun için nasıl bir hayat sürmemiz gereği dinler belirlenmiş ve din âlimleri tarafından yeterince şerh ve tevil edilmiş olsa da çok açık değildir. Bunun nedeni sadece dinlerin faklı yorumlara çok müsait yapıda olmaları değildir, asıl sorun bizlerin çok farklı hayatlar yaşıyor olmamızdır. Bu kadar farklı insanın farklı hikâyelerin, onlarda oluşturduğu farklı içsel yansımalarını da hesaba katarsak hiçbir teferruatla meselenin tam olarak açıklığa kavuşturulamayacağı anlaşılır. Buna rağmen, inandığımız mükemmel ötesi Yaratanın ihata sahası tüm bu ayrıntıların künhüne vakıf olacak kadar geniş olması, bizim için son derece gönül ferahlatıcıdır. Yaratanın var olduğuna inanmak, dinlerin anlattıklarından çok daha fazlasını tek başına içerir. Yaratanın hakikatine muvafık olarak bilinmesi için dinlerin gerekliliği elzemdir; fakat hakikatine uygun çizgiler içinde olmak koşuluyla O’na varış yolları, her biri yine kendi içinde sonsuza uzanır şekilde sonsuz sayıdadır. Cennet ve cehennem, bu dünyanın imkânları emsal alınarak tasavvur edilebilir. Zihinlerimiz bize her gün yeni mutluluk hikâyeleri anlatmaya ve acıların başka bir çeşidini keşfetmeye izin verir. Oysa Yaratan mevzuunda, zihinlerimiz biçare kalır; sanki ilk defa kelimesiz, zamansız ve mekânız düşünmeye başlarız. O’nu ararken O’nu bulamayışımız içinde farklı bir feyiz saklıdır. Dünyadaki bazı saygın üniversitelerin kütüphaneleri milyonlarca kitaba sahiptir; o kadar kitaba sadece dışından bakmak bile, bildikleriniz bilmediklerinizden ne kadar daha çok olduğunu düşünüp irkilmenize yeter. Oysa yine bilirsiniz ki, o kitapların hiçbirinde hakikate ve hayatın anlamına dair hiçbir şey yoktur. Kaldırıp başınızı fezaya bir an bakıp sonrasında gözünüzü yumduğunuzda, aslında sonsuz olmayan evrenden esen sonsuzluk meltemiyle başınızın döndüğünü hissedersiniz. Hayatın akışı bir an için sanki durur. Neler olduğunu bilmediğiniz ve şimdiye kadar sizinle iletişim bile kurabilecek bir canlıdan haber alınamadığını bildiğiniz uzayın neden bu kadar büyük olduğunu ve neden onun bu kadar büyük olduğunu soranın siz olduğunuzu sorarsınız. Hiçbir şey bilmenize gerek yoktur. Üstünüze nereden bulaştığı belli olmayan toz zerrelerinin içindeki elektronlar, protonlar, nötronlar, atomik bir parçanın içinde uzay kadar varılmaz bir uzaklık getirir önünüze. Her bir hücrenizde size ait bütün bilgilerin saklı olduğunu düşünce, özgürlüğe kaçışı tasarlamanın ne kadar anlamsız olduğunu fark edersiniz. Her hücrenizde sizden bir siz saklıyken, siz kendinizi arar durursunuz. Sizde olan her şeye benim derken, siz olan şeyin ne olduğunu, toprak altına gömüldüğünüzde, onun nereye gideceğini bilemezsiniz. En sıradan olguyu bile anlamaya ve ispata yetersiz kalan beş duyunuzu bir kenara bırakıp, hiçbir delile ihtiyaç duymadan, O’nu içinizde bir yerlerde bütün sıcaklığıyla duyumsar gibi olursunuz. Yokun var olduğunu, varın yoku düşünebildiğini düşündükçe, varlığın yok olmayan bir varlığa dayanması gerektiğini sezinlersiniz.

Şahsen cehenneme atılmak benim için hala korkutucu bir ihtimal ve her ne kadar gitmek için önce ölmem gerektiği bilmem benim için işi zorlaştırsa da, cennete gitmek de çok istediğim bir şey. O’na ve O’nun indirdiklerine inanmak benim hala tek sığınağım; fakat dünyanın bunca adaletsizliğini, kötülüğünü ve onun içindeki kendi varlığımı gördüğüm her an, boşluğun içine düşmekten kendimi yine de kurtarabilmeyi başaramıyorum. Bu hayatın bir anlamı olup olmadığını bana sorsanız, kendi adıma hiçbir anlam bulamadığımı söylerim size. Hayatın bir anlamı olmadığını düşünmem, bana hayat hikâyemdeki her bir noktanın birbirine bağlanmadan yere düşer gibi gelmesinden kaynaklanıyor olabilir.

Uyumaya çalışıp uyuyamadığım endişeli geceler, korkuyla olayların nereye bağlanacağını boğan bir kalp çarpıntısıyla beklediğim anlar, gökyüzünün göğsümü ezer gibi sıkıştırdığı günler, şımarık gülüşmeler içindeki yalnızlığımı ta derinden hissettiğim gençlik yıllarım… İnsanların kötülüğünden iğrendiğim halde onlara benzediğimi düşünüp kendimden nefret ettiğim, onlardan kaçarken yine onlara tutulduğum günler, tuhaf bir kısır döngünün, hep aynı hayal kırıklığının boyunduruğunda yaşadığım her an içimden bir ses hayatın bir anlamı olmadığını söyleyip durdu bana. Birilerinin en yakın akrabasıyken, ruhumun hiç kimseyle akraba olmadığını hissedip yalnızlığın cehenneminde kıvrandım.

Her şeye rağmen, hayatın hiçbir anlamının olmadığını düşünürken de, hayatın bir anlamı olduğuna inandım, çünkü tuhaf bir biçimde, hayatın bir anlamı olmadığını bu kadar düşünmem ve onun yokluğunun bu denli ruh sancısını içimde duymam, onun bir anlamı olduğunun en önemli delili oldu benim için. Onun yokluğunun boşluğunu içimde hissederek onu o kadar aradım ki, o bir yerlerde mutlaka olmalı diye düşünür oldum. Hayatın anlamının ne olduğu sırrının ancak sende saklı olduğunu düşünerek, beklemeye koyuldum sonra. En sabırsız bekleyişlerle de olsa bekleyebildiğim kadar beklemekten başka çarem yoktu. Seni bulmak, kaderim karşısındaki çaresizliğime bir anlam bulmaktı. Seni bulabilmem için kabul olmayıp semada kaybolduğunu sandığım dualarımın karşılığı olarak bir gün bir Şems çıkıp gelmeliydi ya da Üveysi bir buluşla sen belirmeliydin içimde doğrudan.

Senin yokluğunu o kadar hissettim ki içimde, yokluğunun hissi, varlığının çürütülmez delilidir artık gönlümde.

Yorumlar kapatıldı.

Hayatın Anlamı

Köyde doğup köyde yetişmiş, İstanbul’a orta yaşlarında gelmişti. Beş çocuğu olmuş ve ilk çocuğu doğumundan birkaç ay sonra ölmüştü. Ölen çocuğunun ona şefaat edip, kendisini cennete götüreceğine inanırdı. Ömrünün son yirmi yılından fazlasını bir tarafı felçli ve yatalak olarak geçirdi. Felçli olduğu için de cennete gideceğine inanırdı, ne var ki cennete gideceğine bu kadar inanmasına rağmen, ölümden de çok ama çok korkardı, kısa bir süre önce öldü. O benim babaannemdi.

Dedemin vefatından sonra ölene değin bizimle beraber yaşadı. Yaşı epey ilerlemişti. Ölümden bu kadar çok korktuğundan mıdır bilinmez, ölümünden önce, ölüm mefhumunun ne olduğunu bilemeyecek kadar zihni melekelerini törpüleyen Alzheimer hastalığına duçar oldu. İnsanın beyni gibi adeta kimliğine de hücum eden bu tuhaf illetin hızla ilerleyişiyle birlikte kimseyi tanıyamıyor ve görünüşe bakılırsa dünyada olup bitenlerin değil, kendi dünyasında olup bitenlerin içinde ayrı bir dünyada yaşıyordu.

Zaman zaman onun yanına gider ve ona bakardım. Son zamanlarında odada birinin olup olmadığını da fark edemez haldeydi. O yaşarken dahi, ona baktıkça, hala aramızda olmasına rağmen aslında onun nerede olduğu sorusu zaman zaman aklıma düşüverirdi ve cevabını kolay kolay bulamayacağıma inandığım halde, dünyanın tüm dış etkilerine kapanmış bir algının ürettiği bilincin nasıl bir şey olabileceğini düşünürken bulurdum kendimi. Bebekliğimiz gibi olabilir miydi; var olduğumuz ama var olduğumuza dair hiçbir şey hatırlamadığımız o silik zaman aralığı gibi?.. Ya da olsa olsa rüyalarımıza benzer bir hâl olmalıydı. Cevaplar hiçbiri kesin değildi ve bulduğum cevaplar yalnızca aciz aklımın ürettiği gerçeğe isabetsiz tahminlerden ibaretti.

Babaannemin en bilinen özelliklerinden biri, yalnızlıktan korktuğu için, boynundan hiç çıkarmadığı düdüğünü ara sıra çeşitli bahanelerle çalarak evde birinin olup olmadığını kontrol etmesiydi. Elbette ölümüne birkaç ay kala artık böyle bir şey de yapamıyordu ve ben yalnızlığın her insan için nasıl kaçınılmaz bir son olduğunu bir kez daha görüyordum. Hâlâ kimi zaman bağırıyor, fakat neden bağırdığını bize anlatamıyordu. Biz yanında olsak da olmasak da, belli ki o artık yalnızdı ve ölüme de yalnız gitmesi kaçınılmazdı.

Geceleri çoğunlukla uyuyamadığım için ölmüş olduğunu ilk ben fark ettim. Durumu günden güne kötüye giderken doktorların da gözünde çaresizlikten başka bir şey okunmuyordu. Onun her an ölebileceği ihtimali, dillendirilmeksizin artık akıllarımıza daha fazla dolaşıyordu. Onu yaşarken son gördüğümde, onda yaşam belirtisi olarak sadece sıkça ve zorlukla alındığı izlenimi bırakan nefeslerine şahit olabilmiştim. Neden sonra, sabaha az bir süre kala, odasına bir daha uğradım. Tek bir farkla aynı görünüyordu, dili biraz daha ağzını kapamışa benzer bir vaziyetteydi. Biraz eğilip nefes alıp almadığını anlamaya çalıştım ve almıyordu. Orhan Veli’nin dediği gibi, bir akşam uyumuş ve uyanmayı vermişti.

Bu anlattığım, benim yakından şahit olduğum ölümlerden yalnızca biriydi fakat ölümle hayat arasındaki bu belirsiz ve kısa yol benim gibi yaşamasıyla ölmesi çok bir şeyi değiştirmeyecek bir insanı bile dehşete düşürmeye yetiyordu, çünkü ben de herkes gibi ölümlüydüm. Ölümün, ne kadar sık görülürse görülsün alışılamayan ve dehşetini hiç yitirmeyen bir tarafı vardı. Sahi ölüm neydi? Ölümü düşünmek ve anlamak, biz ölümlü insanlar için ne kadar mümkündü? Ölüm varsa, bu varlık neyin nesiydi? Dallarda dolaşmayıp, ağacın köküne inerek soracak olursak, ölüme rağmen hayatın bir anlamı var mıydı?

Hayatın bir anlamı olup olmadığı sorusunun çok cevabı var, çünkü insanoğlu bugüne kadar bu soruyu hep sorageldi. Cevabın çok olması hayatın birçok ve hepimiz için ayrı ayrı anlamları olduğuna mı işaret eder yoksa buradan başka bir çıkarımda mı bulunmalıyız? Bir soruya verilmiş çeşitli cevapların olması meselenin netlik kazanmamış olduğunu mu gösterir? Yoksa cevapların çokluğu, hakikatin yokluğu mudur?

Malum, hayatın bir anlamı olup olmadığı sorusuna nihilistlerin cevabı, hayatın hiçbir anlamının olmadığıdır. Ne var ki, bir şeyin yok olduğunu kanıtlamanın imkânsız olduğu da söylenilebilir. Elbette bir şeyin olmadığı vehmine kapılmak anlaşılabilir, çünkü zaten hepimiz bir şeylerin olmadığına hükmedebiliyoruz, fakat bir şeyin olmadığını kanıtlamak apayrı bir muhal.

Hayatın bir anlamı olduğuna inanılıp, bu anlamın varlığını ispatlamaya çalışılarak sayısız kere başarısız olunsa bile, yine de hayatın bir anlamı olmadığı ileri sürülemez; fakat buna rağmen hayatın bir anlamı varsa, bu anlamının henüz bulunamadığı düşünülebilir ya da bulunduğu söylenen tüm anlam iddialarına şüphe şerhi düşülebilir.

Agnostik bir yaklaşımla, hayatın bir anlamı olsa bile bunu bilemeyeceğimizi söylerseniz de, hayatın bir anlamı olsa bile bunu keşfedebilecek araçlardan yoksun olduğumuzu kesin bir dille söylemiş olursunuz ki, bu da bir nevi yokluk iddiasını içinde barındırır.

Şimdi bu konuda kendi fikirlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum, çünkü fikirlerimin sizinle paylaşılınca anlam kazanacağına inanıyorum.

Şahsen hayatın anlamı meselesinin akılla çözülemeyeceğine inananlardanım, fakat şuan için ondan başka bir araca malik değilim. Eğer insan zekâsını, insan aklından ayrı bir şey olarak kabul edecek olursak, zekânın akla göre bu konuda çok daha işlevsiz bir alet olduğu kanaatindeyim, hatta o bu meseleye eğilmeye iştahsız bile sayılabilir. Yağmur Adam filmini hatırlayanlarınız olacaktır; bu filmde oyuncu Dustin Hoffman, Raymond isimli otistik bir karakteri başarılı bir şekilde canlandırmıştı. Raymond zekâ ürünü sayılabilecek birçok yetiye üstün seviyede sahip biriydi: Zihninden karmaşık hesapları bir hesap makinesi kadar hızlı bir şekilde yapabiliyor, yere düşen kürdanları bir bakışta sayabiliyor ve okuduğu bir kitabı anında hafızasına kazıyabiliyordu. Gelgelelim, kendisine kalan yüklü bir miras onun için hiçbir anlam ifade etmiyordu, çünkü para mefhumuyla ilgili bir fikre sahip değildi. Paranın anlamını bile çözemeyen, dahası ona kayıtsız olan birisi, hayatın anlamını nasıl çözebilir dersiniz?

Benzer bir örneği, daha yakın zamanda çekilen Akıl Oyunları filminde de görebilirsiniz, o filmde de John Nash isimli şizofren bir matematik dâhisinin hayatı beyaz perdeye taşınmıştı, ayrıca filmin senaryosu gerçek bir hayat hikâyesinden ilham alınmıştı. Sonradan Nobel Ekonomi ödülü alacak Nash, hastalığı sebebiyle halüsinasyonlar görüyor ve paranoyalar yaşıyordu. Filmin bir sahnesinde zeka-akıl düğümünün çıkmazı izleyiciye çarpıcı bir biçimde şöyle yansıtılıyordu: Nash yaşadığı çöküntü yüzünden hastaneye götürülür, doktor Nash’e tedaviye ihtiyacın var der, Nash ise tedaviye istekli değildir. Nash doktora kendisinin bir matematikçi, işinin problem çözmek olduğunu ve sorunun kendi başına üstesinden gelebileceğini söyler. Doktor ise Nash’e “Bunu çözemezsin çünkü bu sefer sorun problemleri çözdüğün yerde, beyninde.” der. Aslına bakılırsa, bizim için de durum pek faklı sayılmaz, çünkü biz de beynimizde ortaya çıkan sorunları devamlı beynimizle çözmeye çalışırız.

Varoluşsal anlam boşluğu hissimiz beynimizin biyokimyasal durumuyla yakında ilişkili ve biz yine onu kullanarak bir anlam arar ve böylece anlam boşluğunun sebep olduğu arızalarımızdan kurtulmayı ümit ederiz fakat beynimiz her zaman kendi istediği şekilde çareler üretemez. Gerçekten de, kolektif zekâsıyla bu kadar ilerleme kaydeden insanoğlunun, bugün dünyaya dünden daha hâkim olduğunu söylemek kadar, bugün dünden daha mutlu yaşadığını söyleyebilmek kolay değil. Konu hayatın anlamı gibi can alıcı noktalara geldiğinde avcı-toplayıcı atalarımızın küçük topluluklarından daha ikna edici bir izah bulmaya muktedir olamadık. Hatta bu konuda onlardan daha geride düştüğümüz bile söylenebilir.

Dâhileri bir kenara bırakırsak bile, zaten bilgisayarlar zekâ gerektiren birçok konuda, bize çoktan havlu attırmayı başardılar, dahası yapay zekâ ve makine öğrenmesi alanındaki gelişmeler, makinelerin bu işi çok daha ileri boyutlara taşıyabileceğine dair umut vadediyor. Ayrıca bilgisayarların sayısı dâhilerin sayısından çok daha fazla ve üretimi her geçen sene artış gösteriyor. Ne var ki, makinelerin hiçbiri, bu denli zeki olmalarına rağmen niçin var olduklarını merak etmiyor ya da hali hazırda Everest’in yüksekliğini aşan bilgisayar çöplüğünün bir gün dibini boylayacağının derdiyle ilgilenmiyor. Hatta yeni bir bilgisayar aldığınızda, eski bilgisayarınız kendisinin demode kaldığını düşünüp bunalıma da girmiyor. Bunun sebebi sadece bizim bilinç sahibi bir canlıyken, onların bilinçsiz bir makine olması olamaz, çünkü zekâ geriliği olan insanların da bu konuya en azından normal zekâ düzeyindeki insanlar kadar alaka göstermedikleri bir gerçek, fakat zekâ geriliği olan insanların bilinçsiz olduğuna dair elimizde herhangi bir bulgu yok. Esasen hangi canlının bilinçsiz ya da öz farkındalıktan yoksun olduğuna dair de kesin bir bilgiye sahip değiliz, çünkü bilincin mahiyeti hepimiz için hala bulanık bir saha.

Zekânın hayatın anlamını sorgulamak ve onun anlamıyla ilgili bulgulara ulaşmak konusunda işlevsel olmadığını öne sürüp, buna inanmama rağmen, normal zekâ seviyesinin altında olan canlılar için de aynısını söylemenin biraz akıl karıştırıcı olduğunun farkındayım ama bu noktanın son derece önemli olduğunu düşünüyorum, çünkü buradan bir ayrıma varılabilir. Özetlemeye çalışayım: Biz insanlar en azından soyut düşünme kabiliyetine sahip olabilecek eşiğin üzerinde bir zekâdaysak bilinçli bir canlı olduğumuz için hayatın anlamını sorgulayabiliyoruz, normal zekâ düzeyinin altındaki insanlar bilinçli bir canlı olsalar bile bunu diğerleri kadar yapmıyorlar, insan dışındaki canlılar ise hem düşük zekâlı hem bilinçsiz olduklarını için. Bilgisayarlar ise yüksek zekâlı olmasına rağmen katiyen hayatın anlamını sorgulamıyorlar.  Bırakın bilgisayarlar kadar zeki olmayı, bizim kadar bile zeki olmadığını bildiğimiz diğer canlıların da, bu konuya bizim kadar eğildikleriyle ilgili herhangi bir emare görünürde bulunmadığına ve zeki olmak gibi bilinçli olmak da tek başına yeterli olmadığına göre, hayatın anlamını sorgulayan canlıları diğerlerinden ayıran temel özellik ne olabilir? Bizi adeta etrafı ateşle çevrili bu ıstıraplı yola sevk eden ektiden biz insanlar olarak neden yakayı sıyıramıyoruz ve öngörülemez vakitlerde beynimize sülük gibi yapışan “Hayatımın anlamı ne?” zehrinden kurtulamıyoruz?

Sanırım bizi diğerlerinden ayıran en önemli şey, bilinçli ve normal zekâ düzeyinin üstünde bir zekâya sahip olan bir canlı olmamızın kaçınılmaz bir yan etkisi olarak özgürlük çukuruna yuvarlanışımız. Zekâ ve bilincin aynı anda ortaya çıkışı, varoluşun geometrisinde bize istemediğimiz bir özgürlük çukuru açar; varoluşun bu çukurunda melekler ve şeytanlarla aynı saflarda bulunmanın namzetleriyizdir artık.

Özgürlüğün en büyük paradoksu, aynı zamanda içinde garip bir tutsaklık barındırıyor olmasıdır. Bu yüzden gerçekten özgür olduğumuzu söyleyebilmemiz çok zordur, çünkü hepimiz özgürlüğümüzden vazgeçebilecek özgür olmadığımızı ve özgürlüğün bu yönüyle mutlak bir tecrit hücresi olduğunu biliriz. Bizler, Sartre’nin de dediği gibi “özgürlüğe mahkûm” canlılarız ve özgürlüğün bize yüklediği sorumluluklar bizim bu dünyadaki cehennemimiz sayılırlar. Cehennem mi daha korkunçtur, yoksa cennetle cehennem arasındaki belirsizlik mi sorusunun cevabı bizler için yeterince açık değildir. Özgürlük, cennetle cehennemi aynı anda içinde barındırır ve o bizi korkuyla ümit arasındaki kıldan ince kılıçtan keskin köprüyü tek başımıza geçmek zorunda bırakır. Özetle özgürlük aslında bizim ceza ehliyetimizdir.

Bilgisayarlar, zihni engelliler ve diğer canlılar özgür değildir. Bir kuş uçarken göze bizden daha özgür görünebilir, oysa kuşlar uçmakla uçmamak arasında seçim yapamazlar, yaptıkları tek şey yaratılışlarının onları donattığı şeyle yaşamaktan ibarettir. Bir köpeğin, diğer bir köpekten farklı bir siyasi eğilimi olmaz. Bir aslan yavrusu, avcılığı bırakıp başka bir meslek seçip seçmemekle ilgili bir düşünce içinde bulmaz kendini ve avcılık yaptığı için de suçlanamaz. Bilgisayarlar geliştikçe, herhangi bir dini, mezhebi ya da ideolojiyi diğerine tercih etmezler.

Hapishaneler bizim gibi özgür insanlar için inşa edilmiştir, herhangi bir eyleminiz yürürlükteki ceza kanuna aykırıysa cezalandırılırsınız. Suç olan edimlere bakış açımız değiştikçe, ceza kanunu değişebilir; buna göre, bugünün masumu olanlar, dünün suçlusu sayılabileceği gibi, dünün suçluları bugünün masumu olabilirler. Bunun anlamı cezalandırılmanız için mutlaka suçlu olmanızın gerekmediğidir ve bir suç işlediyseniz de mutlaka ceza alacak olmayışınızdır. Suçlu olmasanız da, idam edilebilir, hapse atılabilir ya da işkence görebilirsiniz, bu tamamen şansınıza kalmıştır. Bir suç tamamlanmayıp, teşebbüs halinde kalmışsa, cezanızda indirim alabilirsiniz, fakat hukuken olmasa da fiilen bazen bunun tam tersi de olabilir: Örneğin bazı suçlar, teşebbüs ettiğiniz suç yarım kaldığı takdirde cezalandırılırken, tamamlanması halinde sizi bir kahraman yapabilir ve özellikle siyasi tarih bunun örnekleriyle doludur. Sokrates özgür olmasıydı öldürülmeyecekti. Hepsinden önemlisi, cehennemle tehdit edilen tek canlı biziz ve özgür olmasaydık, cehennemle tehdit edilmeyecektik. Paranız varsa alışveriş merkezlerini turlayıp sizin beğeninizi cezbetmek için tasarlanmış çeşit çeşit ürünlerden istediğinizi alabilirsiniz. İstediğinizi alırken, bir diğerinden vazgeçmek zorundasınız, bu da bir tür tutsaklıktır. Biz her seçimimizde bir şeylerden vazgeçeriz. Vazgeçmemeyi seçemeyiz, vazgeçmemek ancak tek bir seçenek olduğunda mümkündür. Özgürlüğümüzden vazgeçemediğimiz için işlediğimiz bir günahın bedeli olarak cehennemde ebediyen azaba uğrayabiliriz. 

Çoğumuz özgürlüğü arzulanacak bir şey olarak düşünürken, aksine en büyük arzumuzun ve özlemimizin ondan kurtulmak olduğunu fark edemeyiz. İnanıp inanmamız fark etmez, cennet idealinin hepinizin zihninde mutlaka bir karşılığı olmalıdır. Cenneti, çoğunlukla hayal kudretimizi aşan bir mutluluk diyarı olarak tasavvur ederiz ve aklımızda canlanan şey, o şey her nasılsa, aslında bizim ikilimde kalmadığımız yerin ta kendisidir. Oradaki tutsaklık, buradaki özgürlüğümüzün hediyesidir; çünkü bizi asıl kısıtlayan şey tutsaklık değil, özgürlüktür. Tutsak olmak, tıpkı boş bir kâğıda “ali topu tut” yazmanın kolay olduğu gibi kolaydır. Oysa elime sizden birisi boş bir kâğıt tutuşturup içine bir şey yaz ve ben onu beğeneyim ve beğenirsem seni cennetle ödüllendireceğim, beğenmezsem ise cehenneme atacağım dediğinde işim zorların zoruna dönüşür. Sonsuz olasılık içinde, sizin beğendiğinizi seçmem gerekir, beğenmeniz zor da olsa imkânsız değildir ve ben bu yüzden her olasılığı denemek isterim, denerken de sonucun olumsuzluğundan dehşetle ürkerim. Cennetteyse böyle şeyler asla söz konusu değildir. İnanmıyorsanız, bir din âlimiyle konuşmayı deneyin; din âlimi size cenneti, canınızın her istediğinin olacağı yer olarak anlatacaktır. Canının her istediği olan bir insanın seçmekle ilgili herhangi bir sıkıntısı neden olsun, canım her şey sahip olmak istiyor derse, her şeye sahip olur biter. Her şeye sahip olan birinin hırsızlığından söz edilebilir mi? Size ait bir toprağı istediğinize satabilirsiniz ve bunun için sizi kimse suçlamaz, fakat sahip olmadığınız halde size emanet bırakılan bir toprağı satmanız sahibine hainlik olur.

Özgürlüğümüzün bizi oyuncağa çevirdiği yer, bizim sonu gelmez ihtiyaçlarımızdır. İslam dinindeki nefsinle savaşmak lüzumu, ihtiyaçlarını dizginlemek anlamına gelir. Örneğin evli olmadığınız bir kadına asla yaklaşmamanız gerekir, çünkü o kadın sizin helaliniz değildir, fakat o kadınla evliyseniz, o kadınla birlikteliğiniz sizin için asla bir günah değildir ve bilakis İslamiyet helal olan her şeyden Allah’a ulaşan bir yol açılabileceğini söyler. Peki, evli olmadığınız birini arzuluyorsanız, onu arzulamamayı seçebilir misiz? Elbette hayır, zaten nefsinizle savaş arzuladığınız halde ona yaklaşmamanız gerekliliğinin ikileminden doğar. Cennet tasvirinde ise olay tersine dönmüştür, arzuladığınızı seçer ve seçtiğinizi arzularsınız. Sıkılmaz mıyız? Zamanı unutmayı istemeniz yeter.

Görüldüğü gibi, irdelendiğinde, hayatın anlamını sormamızla, özgürlük arasında sıkı bir ilişki olduğu ortaya çıkıyor. Bizler özgür olduğumuz için sorumluluk duyuyoruz ve sorumluluğumuz olduğu için de hayatın anlamını sorguluyoruz. Hatta buna bir yönüyle mecbur kalıyoruz. Buradan hareketle diyebiliriz ki, bizler hayatın anlamını sorgulamak ve onu bulup bulamamanın acısını bilinçli ya da bilinçdışı olarak çekmek zorunda olan zavallılarızdır. Ortada zavallı olmamızı gerektirecek bir durum yok, çünkü hayatın anlamı sorumluluklarımızı yerine getirmemiz çözüyorsa, onları yerine getiririz ve konu kapanır diyebilirsiniz. Fakat sorumluluklarımızın sınırlı ve dolayısıyla onların oldukça net çizgilerle çerçevelenmiş olduğunu kim söyledi?

Bir dine ya da bir ideolojiye şeksiz şüphesiz inanmanız meseleyi asla kökünden halletmeye yetmez, çünkü her din birçok yorumu olduğu gibi, her ideoloji de çokça fraksiyonları içerir. Ne olursa olsun, birini seçerek rahat etmeniz mümkün, fakat seçtiğiniz şey sorumluluğunuzun adam öldürmek olduğunu da size söyleyebilir, çünkü bunu tarihte birçok kişi yaptı ve günümüzde de maalesef hala yapanlar mevcut. Sizce de onlar hayatın anlamını bulmak yerine ondan daha da uzaklaşmadılar mı? Öyleyse sorumluluğumuzun bir diğer parçası da, ona asla kökten bir çare aramamamızdan geçiyor olmalıdır. Sorumluluklarınızı yerine getirdiğinizi hissederek hayatın anlamına yaklaştığınızı sanmanız elbette güzel bir şey, fakat asla ona mutlak olarak ulaştığınızı düşünmemelisiniz, çünkü ölünce biter mi bilinmez ama sorumluluğunuzun siz ölmeden bitmeyecek olması kaçınılmaz gibi duruyor.

Eğer konuyu insanın ölümlü olduğu gerçeğinden bağımsız bir şekilde ele alır ve günlük hayatımızda bunu gerçekten ihmal ederek yaşamayı başarabilirsek, hayatımıza bir anlam bulabilmek bizim için kolaylaşacağı gibi, eski önemini kısmen yitirebilir de; çünkü böyle bir durumda, geçicilik olgusu konunun dışına itilmiştir. Bu durumda insan, hayatın anlamına dair bir sorgulamayı sadece entelektüel bir eğlence olarak bile ele alabilir. İhtiyaçlarınız karşılandığı ve hayatınızda işleriniz üç aşağı beş yukarı tıkırında gittiği sürece bu konuya eğilmeniz, sizin için o kadar da gerekli bir şey olmaktan çıkabilir.

Hayatının çoğunu, hayatın anlamını düşünerek geçiren biri olarak ben, doğrusu bunu hiç de tercihen yaptığımı sanmıyorum; bu yüzden, ilk okuduğumdan beri, Necip Fazıl’ın piyesinde geçen “Ben düşünmüyorum. Beynim kanıyor” sözünde hep kendi halimi bulmuşumdur. Eğer kendinizi siz de bu konu üzerinde, sıklıkla ister istemez düşünürken buluyorsanız, muhtemelen bu psikolojik durumunuzda olumsuz bir yönelime işaretidir. Paranız varsa ya da sigortanız karşılıyorsa, bir doktora görünmenizde fayda olabilir. Beyninizdeki serotonin gibi bazı nörotransmitterlerin dengesinde bozulma olmuş olabilir. Bahsi geçen bu şey bir biyokimyasaldır, sinir hücreleri arasında iletişim sağlarlar. Bu maddenin düşük olması gibi çok yüksek olması da iyi bir şey değildir; bir bakıma hayatın anlamına yönelik bakış açınızın da tansiyonunuz gibi normal kabul edilebilecek bir aralığı vardır. Bir psikiyatra giderseniz büyük ihtimalle size durumunuzu göre bir ilaç yazacaktır ve sıra çok yoksa çoğunlukla hayata dair algılarınızı düzeltebileceğiniz yönlendirici şeyler söyleyecektir. Benimsediği ekole göre yaklaşımında farklılıklar olabilir. İçinizi dökmeye ve günlük hayatınızdaki diğer kişilerle çokça konuşamadığınız şeyleri daha rahat konuşmaya ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsanız da bir psikoloğa gidebilirsiniz. Hayatınızın size bu denli anlamsız gelmesini sadece yaşadığınız senaryoya bağlamanız hiç de doğru bir yaklaşım olmayabilir, çünkü aynı senaryo içinde yaşayan birçok kişi sizinle aynı şeyleri muhtemelen hissetmiyordur. Başınıza gelen olayları yorumlama tarzınız esasında sizi siz yapan ve olaylara verdiğiniz tepkileri belirleyen şeylerin başında gelir.

Kahraman askerler cephelerde cengâverlik gösterirken, bazılarımızın neden karanlıktan bile ödü patlıyor? Okullarda bazı çocuklar bir sınavı yalnızca geçmeye yetecek notu alabilmesine sevinç çığlıkları atarken, bazıları tam puandan bir puan eksik aldıkları için neden köşeye çekilip ağlarlar? Bir kız sizin kendisiyle bir şeyler içme teklifinizi reddettiğinde siz kendinizi çok kötü hissederken ve olayın şokunu hala üstünüzden atamamışken; nasıl oluyor da, diğer bir erkek benzer bir olay karşısında çoktan başka bir kızla işi pişirmenin planlarına başlamış olabiliyor? Sorular elbette çoğaltılabilir, ama görünen o ki, biz insanlar sadece dışımızdan sorumlu değiliz. Dışımızla sürekli etkileşim halinde olsa da, içimizde de bir yığın şeyler oluyor ve dışımızla içimizdeki eş güdümü sağlayabilmek de yine bizim sorumluluğumuzda.

Ölümü şimdilik hayatın anlamı bağlamında, konu dışında bıraktığımıza göre, hayatın, yani yalnızca dünyevi hayatımızın anlamı üstünde duralım. Az önce, hayatın anlamını sorgulamamı kendi açımdan bir tercih olarak görmediğimi söyledim. Sahiden de, mahiyeti hakkında hemen hiçbir şey bilmediğim ve çoğu bilim adamının öyle bir şeyin olmadığını söylediği ruhumda bu kadar canhıraş acılar hissetmeseydim, hayatın anlamını bu kadar da düşüneceğimi hiç sanmıyorum. Sabahları ya da akşamları uyandığımda, içtiğim bir fincan kahvenin bile aslında benim için anlamsız olduğunuz iddia edemem, bu içtiğim bu kadar kahveye haksızlık olur. Bence bun hepimiz için geçerliliği olmalı, aksi durumda neden bu kadar kahve tüketelim? İşsiz ve yetersiz de olsa, ekonomi okumuş biri olarak, azalan marjinal fayda kuralı gereği sizin için ikinci fincan, hatta ikinci yudum kahvenizin hiçbir zaman ilki kadar anlamlı olamayacağını da belirtmek isterim; fakat bu asla kahvenin bizim hayatımız için bir anlam ifade etmediğini göstermez. Esas konu kahve hayatımızın anlamını oluşturan ayrılmaz parçalardan biri olmasına rağmen, hiçbir zaman yapbozun tamamını oluşturmaya yetmeyeceği gerçeğidir. İhtiyacı, karşılandığında insanda hoşnutluk, karşılanamadığında hoşnutsuzluk yaratan şeyler diye basit bir şekilde tanımlarsak; iyi insan olmayı istemek gibi çok daha karmaşık, ulaşılması zor ve bir o kadar da yüce bir idealle, özünde kahve içmeği istemek gibi kulağa diğerine göre son derece düşük gelen bir şey arasında bu bakımdan bir müştereklik olduğunu ileri sürebiliriz.

Güneşli bir hafta sonunda, sabahleyin bir fincan kahvenizi yudumlarken, yanında günlük gazetenizi okuyup, dünyada neler olup bittiğini öğrenmek keyfinizi daha artırabilir. Bunu yaparken oturduğunuz kanepenin rahat olması da sizin için tercih edilesidir. Gazetenizi okurken, penceredeki manzaranın iç açıcı olmasını da istersiniz, fakat bu olmasa bile sabah sabah kapınızın önünde silah sesleri duymak hiç hoşunuza gitmez. Dahası gazetenizi aldığınız sokak başındaki büfeden evinize dönerken bir gangster tarafından tacize uğramaktan asla hoşlanmayacağınız gibi, böyle bir ihtimalin yüksek olduğunu düşünmek bile fazlasıyla canınızı sıkmaya yetecektir. Bu yüzden fiyatları daha yüksek de olsa, daha güvenli ve nezih bir semtte oturmak sizin için hiç de önemsiz bir gereklilik sayılmaz. Hayatınızı sevdiğiniz bir eşle paylaşmak ve aşkınızın meyvesi çocuğunuzun neşe verici seslerini duymak insana ne tarifsiz bir mutluluk verdiğini düşünür ve onların yerini hiçbir şeyin alamayacağını hissedersiniz.

Gazetede okuduğunuz haberlerle ilgili sizin de mutlaka değerli ve orijinal yorumlarınız olduğunu sanıyorum, çünkü olan biten şeylerin çoğu öyle ya da böyle sizi de yeterince ilgilendiriyor olmalı. Gardırobunuzdaki kıyafetleriniz arasından güzel bir kombin yaparak, hanidir görmediğiniz dostlarınızla buluşur ve hem kendinizden hem dünyada olup bitenlerden bahisle kendinizi biraz hafifletebilirsiniz. Dostlarınızın size karşı yaklaşımlarından memnun musunuz? Sizce etrafınızdakilerin size karşı tutumlarında, giysilerinizin ve kolunuzdaki pahalı saatin hiç mi payı yok? Elbette onların asıl saygısı sizedir. Akıllı telefonuz yavaşladı ve ara sıra da takılmalar yapıyor ve artık eskidiğini düşünüyorsanız yenisini almanız iyi olacaktır. Arabanız umarım, yolda kalmamıştır ya da sürüş keyfi sizi tatmin edecek kadar yerindedir. Hanidir merak ettiğiniz filmi, buluşmanızdan sonra ailenizle sinemada mı izlemek istersiniz, yoksa evinizdeki dev ekranlı ve yüksek çözünürlüklü o muhteşem cihazın karşısında ayaklarınızı uzatarak mı? Hep aynı şeyler sizi sıktı ve şehrin keşmekeşinden bıktıysanız, ailenizi de alıp güzel bir tatile çıkmayı neden düşünmüyorsunuz? Sizce de bunu, çoktandır fazlasıyla hak etmediniz mi? Bunlar sizin için yeterli gelmiyorsa, muhtemelen potansiyelinizi yeterince değerlendiremediniz, çok daha iyi şeyler yapmanız için hiçbir engeliniz yok? Yeter ki isteyin, siz özel birisiniz. O hala yeterince memnun olmadığınız dünyayı değiştirebilen insanlardan sizin ne farkınız olabilir ki? Eksik olan bir şey kaldı mı sizce? Aslına bakarsanız, eksik hiçbir şey yok. Sadece, kendi potansiyelinizi bulup açığa çıkarmak sabah kahvenizi tedarik etmek kadar kolay değil, hepsi bu kadar.

Yediğiniz yemek sevmediğiniz türden de olsa belli bir kaloriyi alınca ez azından fizyolojik olarak açlık hissetmezsiniz; fakat huzurlu bir İsveç şehrinde bile, kendinizi Suriye’deki kadar huzursuz ve tedirgin hissedebilirsiniz, yine de asude bir coğrafyada yaşıyor olmanız sizin için daha güvenli sayılır. Eğer görünürde bir sorun yokken, hala kendinizi endişeli hissediyorsanız, bu elbette dışınızda olmasa da içinizde bazı sorunlar olduğuna işaret eder ki bunun sebebi başka yerlerde aranmalıdır. Her şeye rağmen İsveç gibi bir ülkede yaşıyorken, sizin Suriye’deki kadar tehlikede olduğunuzu söylemek kabul edilebilir gelmeyecektir.

Yukarıda gözünüzde canlandırmaya çalıştığım şey, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinden başka bir şey değil. Gerçekten de, Maslow’un ortaya koyduğu ve benim bu hikâyede betimlemeye çalıştığım bu şeylere sahip olup da hayatın anlamını sürekli sorgulamaya devam ediyorsanız, büyük ihtimalle size ailenizden büyük bir miras kalmış olmalıdır; çünkü sadece hafta sonu kahvenizi, sıcak ve güvenli bir yuvada yudumlayabilmeniz bile, bazı şeylere doğuştan sahip değilseniz, sizin çok vaktinizi alacak olması bir yana, buna çoğumuzun ömrünün yeteceği bile şüphelidir. Kaldı ki, maddi şeyler size ailenizden miras olarak kalabilse de, potansiyelinizi ya da kişiliğinizi gerçekleştirmek olarak adlandırılan şeylerin size miras olarak kalması düşünülemez. Maslow’un bu teorisi, öyle kapsayıcı görünüyor ki, aklınıza gelebilecek neredeyse her boşluğu doldurabilecek muhtevaya sahip gibi duruyor. Sürekli hayatın anlamını sorgulamaktan şikâyetçi olan benim durumumu, hayatımı değiştirebileceğime dair ümidi yeterince taşımadığıma rahatlıkla yorabilirsiniz; çünkü gerçekten de, attığı adımların sonuca etki edeceğine inanan biri neden eylem yerine düşünmeyi seçsin ki?

Kimi zaman kendimizi, en basit şeyleri bile yapacak güçten yoksun hissetmiş olabiliriz, oysa nesnel olarak hiçbir zaman o kadar da güçsüz olamayız; çünkü aslında yaşıyor olmak bile başlı başına bir kudret belirtisidir. En azından bir yerden bir yere yürüyebilmeyi becerebiliyorsak bedenimiz işlevselliğini koruyordur. Zihni melekelerimiz de hala bazı şeyleri hatırlayabiliyor ve belli bir karmaşıklıktaki problemleri çözebiliyorsak yerinde sayılır; ama yine de hala anlamlı gelen hiçbir şey yapmıyor ya da yapamıyor olabiliriz.  Şuanda yapmadığımız herhangi bir şeyin, hayatınızı gerçekten değiştireceğine inansaydık, onu yine de yapmama ısrarımız devam eder miydi? Yoksa ne olursa olsun, Yabancı’daki Meursault gibi “Benim için fark etmez” demeyi sürdürür müydük? Bunu kendi adıma cevaplamak zor, fakat hiçbir zaman o seviyede bir kayıtsızlık içinde olduğumu sanmıyorum. Örneğin, beynimdeki bu huzursuzluğu gidereceğine inandığım bir şey olduğunu bilsem, onu yapmak için bir anda canlılığımın geri geleceğini düşünüyorum, dolayısıyla ataletin çoğunun bir pes etmişlik ya da hedefle fiillerimiz arasındaki nedenselliği kaybettiğimizi düşünmemizden geldiğine inanıyorum.

İşi biraz daha ileri boyuta taşıyarak, zihni ve bedeni her hangi bir sorunu olmadığını gördüğünüz birisinin intihara giriştiğini düşünelim. O adamı döndürmek için söyleyebileceğiniz ve her durumda yaşamın ölümden daha iyi olduğunu göstermeye yetecek geçerli bir kanıt sunabilir misiniz? Öğreğin her şeyin bir çaresiz bulunur mu dersiniz, oysa o kişinin hayatı hakkında hiçbir şey bilmiyorsunuz bile. Öyleyse işi biraz daha ilerletelim ve acılar içinde kıvranan ve hayatında hiçbir değişikliğe imkân vermeyecek kadar yakında öleceği bilinen birini tahayyül edelim. O kişi hayatına son vermek istediği takdirde, onu bu kararından vazgeçirebilmek için ne söylerdiniz? Yoksa yaşamına son verme kararına saygı duyar, hatta siz de aynı durumda olsaydınız aynı şeyi yapacağınızı mı düşünürdünüz? Açıkçası sözlerin fazlasıyla kifayetsiz kaldığı zamanlarda kendimizi bir şeyler söylemek zorunda hissetmek hiç de hoş bir durum değildir. Durumun en kötüsü de, yaşamadığın ve yaşamaktan da delicesine korktuğun başka birinin hali hakkında bir şey söylüyor olmanın vereceği utanç olacaktır. Oysa hariçten gazel okumak ne aşağılık bir şeydir! Aslında, gerek kendi hayatımız, gerek başkalarının hayatı karşısında çaresizlik hissetmemizin sebebi, çoğu durumu değiştirecek kudrete sahip olmayışımızdır; yoksa her durum insan açısından oldukça basite indirgenebilir, örneğin acı çekiyorsa acı ortadan kaldırıldığında sorun bitecektir. Ruhi ya da bedeni herhangi bir acı hissetmiyorsak, neden yine de ölmeyi isteyelim ki?  Aksine, kendimizi yeni gelen bir bahar gibi tazelenmiş hissederek uyandığımız günler, ölümü kaçınılası bir şey olarak görürüz. Üstelik hayatımız boyunca, yaşlanırken dahi, bizi sürekli tazeleyen bir döngü içinde yaşarız. Şuanda yeterince yemeğe doyduğunuzu hissediyorsanız, birbirinden leziz yemekler sizin için bir süreliğine anlamını yitirir, fakat siz o süre zarfında başka anlamlı şeyler peşinde koşarken, karnınız yeniden acıkır ve açık büfe sizin için yeniden anlam kazanır. Bu sayede tekrarlanan şeyler bile sizin için anlamını sürekli yeniler; yaşamın doğası budur, o bizi her gün yenileyerek eskitir.

Ölümle yaşamanın içerdiği zıtlık anlaşılması güç bir durumdur; iç gözlemlerime dayanarak, insanın yaşarken en yoğun şekilde ölümü düşündüğü anlarda bile, ölümün hakikatine mutlak manada yaklaşabilmenin mümkün olmadığı kanaatindeyim. Bazı tarikatlarda, ölüm rabıtası olduğunu duymuş olabilirsiniz, bunun içeriği, öldüğünü düşünerek dünya hayatından kendini soğutmaya çalışmaktır, bunu yaparak, dünya gailesinin sizi fazlaca alıkoyamaması amaçlanır. Bu rabıtayı kuvvetlendirmek adına, olayı biraz daha öteye taşıyarak, kendini yaşarken geçici olarak kefenletenler bile vardır. Sanırım Osmanlı döneminde, mezarların yaşam sahalarının yakınlarında olması da, insanların ölümü sıkça hatırlamaları istenmesiyle ilişkilidir. Bu noktada, aklıma düşen asıl soruysa, ölümü sıkça düşünmenin bize ne sağlayıp ne sağlamadığıdır; çünkü yaşam size boş geldiği için ölümü düşünüyorsanız, ölümü düşündükten sonra da hiçbir şey size daha farklı gelmeyecektir. Ölümden sonrasına inanan ve ölümden sonrası için yapması gereken şeyleri yapma konusunda, kendini yeterince motive görmeyen bir insanın ölümü düşünmesi kendisine fayda sağlayabilir; çünkü bu sayede, akşam sinemaya gitmek yerine biraz daha nafile namaz kılmaya karar verebilir. Hatta ölümden sonrasına inanan ve ölüm sonrası için yapılması gerekenleri açıkça bildiğini sananlar için bu çok iyi bir yöntem olabilir, fakat ölümden sonrasına inanmayan ya da inandığı halde ölümden sonrası için yapılması gerekenleri yanlış bilenler için, fazladan ölümü düşünmek ne işe yarar ki? Ayrıca hiç dindar biri olmasanız, hatta inançsız olsanız bile, depresyona girdiğinizde, ölümü kefen içinde olduğunuzdan çok daha fazla hatırlarsınız.

Hayatın anlamı konusuna eğilirken, dışarda bıraktığımız ölüm kavramını, yeniden konuya dâhil edersek, kurguladığımız anlam döngüsünün, fırtınaya tutulmuş kum tanecikleri gibi oradan oraya rastgele savrulup darmadağın olmaktan kurtulamayacağını görürüz. Esasında hayatın anlamı, ölümlü bir varlığın ölümü dışarıda bırakarak çözebileceği bir konu değildir; çünkü ölüm hariçte bırakılarak bu konuya getirilen her açıklama, kaçınılmaz ölüm karşısında en azından başlangıç noktasına dönmeye mahkûmdur. Ölüm içinde sonsuzluğu barındırır, oysa hayatımız ne kadar uzun olursa olsun muvakkattir ve fâni olanın ebedi olanı yendiği hiçbir zaman görülemez. Fanilik anlamlı olan her şeyin içini boşaltır, düne ait her şeyin bugün anlamını yitirmesi gibi, anların sınırlı oluşu, anın anlamına da korkunç bir tehdit oluşturur. Ölüm, en güçlülerle en zayıflar arasında hiçbir ayrım gözetmez, toprak sultanlarla köleleri çürütürken hiçbir ayrıcalık tanımaz. Muhalled eserler bırakmış ediplerle dilsizlere aynı şekil verilir; tarihe damga vurmuş kahramanlarla, korkakların kemikleri ayırt edilemez olur toprak altında.

Öyleyse, ölümü görmezden mi gelmeliyiz? Tavsiye bu mu olmalı? Ölüm eğer, ölümü görmezden gelenlerle, ölümü düşünenleri de eşitliyorsa ne önemi olacak bunun? Ölümü konuya dâhil ederek de mutlak geçerli bir izah getiremez miyiz? Doğrusunu isterseniz bu hiç mümkün görünmüyor. En akıllımızla en aptalımız, konu karşısında aciz kalıyoruz? Fakat bu acizliğimizin farkında olarak da, açıklama getirmeyi sürdürüyoruz, çünkü beynimiz bu konuda boşluk kabul etmiyor. Bu açıklamaların hiçbiri de bilimsel olamayacağı için, meselenin salt inanca dayanması da kaçınılmaz oluyor. Tam da bu yüzden, okuma yazma bilmeyen ve hayatında hiç şehir görmemiş bir nineye bile akıldışı gelen bir izah, Nobel Kimya ödüllü bir fizikçinin inancı olabiliyor; tabii ki tersi de mümkün; çünkü konu inanmak olunca, hiçbirimiz inancımızla mutlak manada diğer bir inanıcı mağlup edemeyiz. Tabiatın, hiç şaşmadığını düşündüğümüz düzeni içinden, işbirliğiyle bu kadar şey keşfedip bununla inanılmaz şeyler yapmayı başarırken, neden konu insan hayatına bir anlam bulmak olunca hepimiz bu kadar aciz kalıyoruz? Niçin cebimdeki akıl telefonunun icadında pay sahibi olan geçmişte yaşamış ya da bugün yaşayan deha sahibi insanların, hayatın anlamı hakkında da söylemiş oldukları bir söz varsa, onların bu konudaki sözlerinden asla akıllı telefonumdan attığım mesajın karşıya ulaştığından emin olduğumuz kadar emin olamıyoruz?

Ölümden sonra bir hayat olmadığına inanan, ister alanında çok büyük işlere imza atmış bir bilim adamı olsun ister dünyadan haberi olmayan sıradan bir insan sonuç değişmiyor; onlara göre varlığımız iki hiçlik arasında bir kıvılcımdan başka bir şey değil.  Bu durumda hayatın bir anlamı olup olmadığını düşünmek de en az düşünmemek kadar anlamsız oluyor; fakat hayatın anlamını düşünerek bütün bir hayatınızı olmayan bir şeyi aramakla geçirmeniz de hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Ezeli bir hiçlikten nasıl olup da olmuşsa düşüp gelmiş ve oradan da yine ebedi bir hiçliğe atılacak olan bir varlığın, iki hiçlik arasında yaptığının ne önemi olabilir ki? Fakat asıl soru, varlığımızın gerisi hiçlikse, varlığımız hiçlikten çıkıp nasıl ve niye varlık bulmuştur? Varlığı hiçliğe kim tercih etmiştir? Ya da şuan mevcut olan her şey, sonsuz yüze sahip bir zarın sonsuz kere atılması neticesinde vücut bulmuş sonsuzda bir ihtimalden biri mi yalnızca? Zarı kim atmış olabilir? Sonsuz yüzü yokluk olan bir zarın, bir yüzüne de varlığı kim kazımıştır? Nihayetinde, ölümden sonrasının kendisi için hiçlik olduğuna hükmetmiş birisi için bu soruların da bir ehemmiyeti kalmayacaktır. Ölümden sonrasının kendisi için hiçlik olduğuna inanan biri için, yapılabilecek en iyi şey bu dünya hayatındaki hazzını maksimize etmek için çalışmak olacaktır; fakat bunun da esasında ölümden sonraki hiçlik için hiçbir anlam taşımayacağı kesindir. Ölümden sonrasına inanmayan biri için ölümden sonrası için düşünmek, elbette saçma olacaktır. Yokluk, içinde yokluğa dair de herhangi bir endişenin olmadığı yer demektir, bu yüzden ölüm sonrasındaki hiçlik, doğum öncesindekinden farklı bir deneyim vaadi içermez. İnanmayanlar için, mevcut durumda hayatın anlamlı ya da anlamsız olduğunu hissetmeleri de vehimden öte bir değer taşımayacaktır. Esasında yokluk demek, insan için mutlak bir bilinçsizlik halinden başka bir şey değildir; bu bakımdan cansız bir taş ya da canlı bir bitki olmanız da hiçbir şeyi değiştirmez, hatta bilinçten yoksun yaşayan bir insan da, var olsa da yok demektir. Öyleyse ölüm sonrasında yaşamın devam etmediğine inanan birisinin, aslında ölüm sonrasındaki bilinçsizliğe inandığını düşünmek yanlış olmayacaktır. Ölüm sonrasında bilinç ve duyumlar kaybolacaksa, ölümden korkmak da manasını besbelli kaybeder. Bu korkuyu açıklamak, uyumaktan korkmayı açıklamaktan bile zordur, çünkü uyuduğumuzda kâbus görebiliriz, fakat bu bile bir bilincimiz olduğuna işaret eder. Eğer uyumakta güçlük çekiyorsanız, uykuyu sevmediğinizi söyleyebilirsiniz, bu durumda da aslında sevmediğiniz şey uykunun kendisi olmaz, sevmediğiniz şey olsa olsa, uyanıklıktan uyku haline geçişteki debelenme halidir. Benzer biçimde, ölümden sonra hayatın olmadığına inandığınız halde, hala ölümden korkuyorsanız, bu aslında ölürken çekeceğinizi düşündüğünüz acıdan korkmanızdan başka bir şey olmasa gerektir. Aslına bakarsanız, ölümden sonra bir hayatın olmadığına inansanız ve ölümün acısından da korkmuyor olsanız bile, ölümden yine de korktuğunuzu söyleseniz sizi rahatlıkla anlayabilirim, çünkü doğrusu bu tüm akıldışılığına rağmen bana aynı zamanda çok insanca geliyor.

Ölümden sonrasına inananlara geçmeden önce, inanan ve inanmayanlar arasında yer alan bir diğer kategorinin daha üzerinde durmak gerektiğini düşünüyorum: Şüpheciler ya da bilinemezciler. Hayatın anlamı sorunsalı esasında hepimiz için çözümü müşkül bir konu olmakla birlikte, bu konudan dolayı en çok sıkıntı duyan taraf, sanırım bu zümre olmalı; çünkü onlar için iki ihtimal de söz konusu. Özellikle konuyu semavi dinlerin yorumları bağlamında ele alırsak, çoğu dinsel yoruma göre bir dine şüpheyle bakmanın, o dini tümden reddetmekle eşit sayıldığını görüyoruz; o tür yorumlara göre dinin kendisinden haberdar olduğu halde, ister doğrudan inanmamak ister şüpheyle yaklaşmak suretiyle olsun, dini açıdan inanılması zaruri sayılan akait umdelerine şüphesiz bir biçimde inanmıyor olmak, ebedi azabı gerektiren bir durum olarak kabul ediliyor. Bu durumda, şüpheciler ya da bilinemezciler, bir ihtimal de olsa, kendilerinin azaba çarpıtılacağından endişe duyuyor olmalılar.

Ölümden sonraki yaşama inananlar içinse hayatın anlamı, müthiş bir bilinmezlik zarfının içinde saklı durarak da olsa zaten her şeyi açıklar bir şekilde kesinlikle vardır. Dini yorumlar tarih boyunca kimi zaman felaketlere yol açmış olsa da, hala onlara ihtiyaç duyuyor olmamızın en önemli nedeni de, sanırım din dışındaki hiçbir şeyin, konuyu doğrudan ve tam bir açıklıkla bize izahta, din ile boy ölçüşmekte aciz kalacağı gerçeğidir. Bir bilim insanı olarak bir doktor size çok az ömrünüz kaldığını söyleyebilir, fakat böyle bir durum karşısında ne yapmanız gerektiğini sorarsanız, sizi sevk edeceği hiçbir uzman bulamayacaktır, eğer bu konuda uzman olan bir bilim insanı varsa da, size en fazla konuyu hala araştırdıklarını söylemekle yetinecektir. Oysa aynı durumda, özellikle bazı din adamlarının size kendinden oldukça emin bir şekilde anlatacağı çok şey vardır. Hatta onlar bu konuyu size tüm ayrıntılarıyla ve dince muteber sayılan başka isimlere dayandırarak anlatır; fakat hiçbir anlatı, ne kadar betimleyici olursa olsun, olayın kendisini tam olarak yansıtmaya güç yetiremez. Yine de bir dine şüphesiz bir şekilde inanıyorsanız, yaptığınız ve yapmadığınız her şey, ölüm sonrası için bir anlam taşır. 

Hangi dine inanacağınızı ise ağırlıklı olarak nerede doğdunuz belirler, diğeri kadar olmasa da, aklı belli bir olgunluğa ulaştığında yaptığı tetkikler yoluyla din seçenler de yok değildir. Bir dine inanmak diğer bir dine göre cehenneme gitmek demek olmasına rağmen, bir dine inanmak şüphesiz bir inancı gerektirdiğinden bunun çok da bir önemi yoktur; çünkü zaten inandığınız din, size cennet kapılarını sonuna kadar açan dinin ta kendisidir. Kendisini ebediyen azaba duçar edecek bir dine inanan bir insan, şimdiye kadar herhalde görülmemiştir. İnandığınız dinin, hakiki manada kurtuluşa varan yolu içeren tek inanç olduğundan şüphe duymadığınıza göre, hayatın anlamını bulmaya çok yaklaştınız sayılır; geriye tek sorun nefsinize yenilmeyip, inandığınız dinin size emrettiklerine riayetkâr davranabilmeniz kalır. Bu durumda; dinin yap dediklerini yapmaya, yapma dediklerini yapmamaya olabildiğince mukayyet olursanız, iç huzurunu yakalamaya da o kadar yaklaştınız demektir. Artık ölüm sizin için, sorumlulukların bitip, mutluluk içindeki sonsuz bir sorumsuzluğa ulaşacağınız bir kapıdır. Dinlerin size sunduğu denklem, öyle basit ve aynı zamanda tutarlıdır ki, onun cazibesine kapılmak işten bile değildir. Önce inan, sonra itaat et, itaat ettiğin kadar cennete gitme ümidini arttır ve kendini cehennemden kurtar.

PEW Araştırma Merkezi’nin verisine göre dünya nüfusunun yaklaşık %84’ünü herhangi bir dine inananlar oluşturuyor, semavi dinlere inananların oranı ise %55 civarında. Peki, neden çoğumuz bir dine inandığımız halde,  hala hayatın anlamına dair içimizdeki boşluğu bir türlü tam olarak dolduramayız? Cehennem gibi kan dondurucu bir yerin varlığına inanan biz insanlar, nasıl oluyor da hala sabah kalkıp normal hayatımıza devam edebiliyoruz? Dinin insanlara yönelik yaptığı açıklama ve sunduğu anlam ve o anlamı gerçekleştirmek için verdiği reçete ne kadar anlaşılır da olsa, pratikte o kadar kolay değildir. Her şeyden önce dinler ya da onların sözcüsü konumundaki kişiler her şeye kolayca izah edebilirler ve bu çelişkili sonuçlar doğurma potansiyeli taşır. Başınıza gelen bir sıkıntının büyüklüğü hiç fark etmeksizin, derdini anlattığınız bir din âlimi sizi şaşırtıcı bir soğukkanlılıkla dinler ve başınıza gelen şey her ne ise mutlaka bir izah getirir. İkna olup olmanız bu noktada hiçbir şeyi değiştirmez, dinin ve onların sözcüsü sayılan kimselerin tek görevi her şeyi yalnızca açıklamaktır, ikna olup olmamanız onları ilgilendirmez; çünkü siz ne düşünürseniz düşünün alternatifsizdir. Çok sıkıntılı bir hayatınız varsa ve günahkâr bir hayat yaşıyorsanız (ki herkes günahkârdır) günahlarınızdan tövbe edip dine uymanızı öğütleyecektir. Neden sonra, onların salık verdiği hayata harfiyen uyduktan sonra yine onlara gidip hala sıkıntılarınızın sürdüğünü söylerseniz, bu sefer yaşadıklarınızın bir imtihan olduğunu ve sizin ahiretteki makamınızı yükseltebilmesi için sabretmenizi tavsiye edecektir. Muhtemel bir cennet vaadi, şuandaki acılarınızı hafifletmeye yetmiyorsa da, tasvir edilen cehennem azabının ihtimali bile çektiğiniz acılar ve çekeceğiniz acılardan çok daha büyükleriyle sizi tehdit ederek sesinizi kısmaya yetecektir. Ahiretteki cennet ümidi ve cehennem vaadi inanan biri için bu dünyayı bir Araf’a dönüştürür. Oysa bu dünya ruhi açıdan cehenneme daha yakındır. Ne var ki, yaşadığınız hiçbir acı, tasvir olunan cehennemdekiyle kıyaslanamaz. İster geçmişin travmalarına çivilenmiş olun, ister geleceğin emelleriyle havada uçun, insan vaktin oğlu olmaktan kendini kurtaramaz. Cehennem korkusu sizi şimdiden acıya gark ettiği gibi, cennet ümidi sizi şimdiden mutluluğun sahillerinde dolaştırır. Size her şeyi vermem, beni sizin için vazgeçilmez kılmayacağı gibi, size her şeyi verdiğimde ilk vazgeçeceğiniz kişi ben de olabilirim; fakat sizin ümidinizi ve korkunuzu diri tutmayı başarabilirsem, bunu başarabildiğim müddetçe sizi kendime raptedebilirim. Sizi en büyük acıyla korkutan cehennem tehdidi içinde, size en büyük güzellikleri barındıran cennet ümidini veren bir şeyden sizi daha bağlayıcı ne olabilir ki? Peki, şimdiki acılarımız, yalnızlığımız ve boşluğumuz ne olacak? Sadece inanmak her şeyi çözebilirken ve biz inandığımızı söylerken neden hala ıstırabımız hafiflemiyor? Bizi teskin eden din âlimleri de, en az bizim kadar aynı ümit ve korku arasında dururken, nasıl oluyor da, hala ayakta kalabiliyorlar? Yeterince ümit edemiyor ya da yeterince korkamıyor muyuz? Bir şeylere inanırken dahi, neden bizi için için yakan öfkemiz dinmiyor? Ölüm sonrasındaki sonsuz hayata inandığımız gibi, sonsuzluğu yaratanın mutlak adaletine de inanmıyor muyuz? Şimdinin ağırlığı neden bazen, geçmişin gölgesini aydınlatmaya ya da silmeye yetmiyor? Gelecek bütün haşyet ve ihtişamıyla daima önümüzde dururken, biz neden hala buraya çivilendik kaldık? Gözyaşlarımız arasında duyduğumuz gülücükler neden içimizi acıtıyor, neden yalnızlık bize bu kadar dokunuyor? Gerçeğin tüm ağırlığına ve kaçınılmazlığına rağmen, nasıl oluyor da, hala yalanlar bizi bu kadar kolay aldatabiliyor?

Esas mesele şudur ki, dinler dünyevi hayatın acılarını giderme konusunda hiçbir zaman bir şey vaat etmiş değildir. Kötülük sorunuyla ilgili dinlerden bir açıklama bekliyorsanız, bu konuda da her şeyde olduğu gibi size bir açıklama sunarlar, kötülük sorununa getirilen izahlara teodise deniyor. Dünyada başınıza gelen ve sizi her bakımdan çaresiz bırakan kötülüklere dair yapılan bir izah sizi tatmin etsin ya da etmesin, bu onların varlığının ezelden beridir bizimle olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir. Kulağa hoş gelmese de, insanın bu dünya hayatında her zaman acı çektiğinden ve bundan sonra da çekeceğinden şüpheniz olmasın. Size anlatılanlarla, sizin gördükleriniz arasında bir çelişki olduğunu düşünmeniz sizin acınızı arttıracaktır. Özellikle kendi durumunuzla, acılarınız ve çabalarınız arasında bir bağlantı kurmaya çalışmanın anlamsızlığı sizi tamamen ümitsizliğe düşürebilir. Birilerinin mevcut durumuyla dünya hayatındaki ameliyesi arasında bir uyumluluk aramak boşunadır. Söz gelimi bir hırsız, hayatı boyunca emeğiyle ekmek parası kazanmaya çalışmış bir insandan, herhangi bir dönemde ya da mekânda, çok daha saygı görerek çok daha refah içinde yaşayabilir. Özellikle din adına yapılanlar ve söylenenlerle, dinin doğrudan kendisi arasında mutlak bir ilişki arama çabası da hüsranın başka bir yüzünü size tattırabilir. Duyduklarınıza olabildiğince inanıp, yaşadıklarınız hakkında olabildiğince az düşünmek çektiğiniz acıyı algısal yönden hafifletir. Ne zaman ruhumda derin bir acı, tuhaf bir hüzün, tarifsiz bir bunalma hissetsem, bana esas giran gelen şeyin acının kendisinden çok onu neden benim çekiyor olduğuma bir yanıt bulamamak olduğunu düşünmüşümdür. Varoluşsal çaresizliğimiz sebebiyle kendimize bir sığınak aramak ihtiyacı hissedersek, varoluşsal çaresizliği sizin kadar hissetmeyen başka kişiler açısından kolay bir yem sayılırız. Bu tıpkı günlerdir aç susuz kalmış birinin, kendisine bir lokma ekmek ve bir damla su uzatan birinin güvenilirliğini sorgulayamayacak durumda olmasına benzer. Varoluşsal çaresizliğimiz, biz din kendisi karşısında olduğumuz kadar, onun özünü daha iyi kavrayabilmek kaygısıyla, onu bizden başka melekelerle daha iyi anladığını iddia eden insanların kölesi haline getirebilir. Özgürlüğümüzü yalnızca Allah’ın tutsaklığına satmak istesek de, ona ulaştıran vasıtalar aramamız normaldir; fakat vasıtalar hiçbir zaman varılacak yerin kendisi olamaz. Dahası Allah’ı anlamak, O’nu asla anlayamayacağını anlamaktır ki, bu aslında bir bakıma, ebediyen bitmeyen susuzluğumuza ebediyen kurumayan bir pınar verir. Dinlerin ebediyen ödül cezaya dayanan sistemi, dünyadaki düzenin sağlanmasında ve kişilerin özdenetiminde fazlasıyla işlevsel olabilir. Diğer taraftan bunun için nasıl bir hayat sürmemiz gereği dinler belirlenmiş ve din âlimleri tarafından yeterince şerh ve tevil edilmiş olsa da çok açık değildir. Bunun nedeni sadece dinlerin faklı yorumlara çok müsait yapıda olmaları değildir, asıl sorun bizlerin çok farklı hayatlar yaşıyor olmamızdır. Bu kadar farklı insanın farklı hikâyelerin, onlarda oluşturduğu farklı içsel yansımalarını da hesaba katarsak hiçbir teferruatla meselenin tam olarak açıklığa kavuşturulamayacağı anlaşılır. Buna rağmen, inandığımız mükemmel ötesi Yaratanın ihata sahası tüm bu ayrıntıların künhüne vakıf olacak kadar geniş olması, bizim için son derece gönül ferahlatıcıdır. Yaratanın var olduğuna inanmak, dinlerin anlattıklarından çok daha fazlasını tek başına içerir. Yaratanın hakikatine muvafık olarak bilinmesi için dinlerin gerekliliği elzemdir; fakat hakikatine uygun çizgiler içinde olmak koşuluyla O’na varış yolları, her biri yine kendi içinde sonsuza uzanır şekilde sonsuz sayıdadır. Cennet ve cehennem, bu dünyanın imkânları emsal alınarak tasavvur edilebilir. Zihinlerimiz bize her gün yeni mutluluk hikâyeleri anlatmaya ve acıların başka bir çeşidini keşfetmeye izin verir. Oysa Yaratan mevzuunda, zihinlerimiz biçare kalır; sanki ilk defa kelimesiz, zamansız ve mekânız düşünmeye başlarız. O’nu ararken O’nu bulamayışımız içinde farklı bir feyiz saklıdır. Dünyadaki bazı saygın üniversitelerin kütüphaneleri milyonlarca kitaba sahiptir; o kadar kitaba sadece dışından bakmak bile, bildikleriniz bilmediklerinizden ne kadar daha çok olduğunu düşünüp irkilmenize yeter. Oysa yine bilirsiniz ki, o kitapların hiçbirinde hakikate ve hayatın anlamına dair hiçbir şey yoktur. Kaldırıp başınızı fezaya bir an bakıp sonrasında gözünüzü yumduğunuzda, aslında sonsuz olmayan evrenden esen sonsuzluk meltemiyle başınızın döndüğünü hissedersiniz. Hayatın akışı bir an için sanki durur. Neler olduğunu bilmediğiniz ve şimdiye kadar sizinle iletişim bile kurabilecek bir canlıdan haber alınamadığını bildiğiniz uzayın neden bu kadar büyük olduğunu ve neden onun bu kadar büyük olduğunu soranın siz olduğunuzu sorarsınız. Hiçbir şey bilmenize gerek yoktur. Üstünüze nereden bulaştığı belli olmayan toz zerrelerinin içindeki elektronlar, protonlar, nötronlar, atomik bir parçanın içinde uzay kadar varılmaz bir uzaklık getirir önünüze. Her bir hücrenizde size ait bütün bilgilerin saklı olduğunu düşünce, özgürlüğe kaçışı tasarlamanın ne kadar anlamsız olduğunu fark edersiniz. Her hücrenizde sizden bir siz saklıyken, siz kendinizi arar durursunuz. Sizde olan her şeye benim derken, siz olan şeyin ne olduğunu, toprak altına gömüldüğünüzde, onun nereye gideceğini bilemezsiniz. En sıradan olguyu bile anlamaya ve ispata yetersiz kalan beş duyunuzu bir kenara bırakıp, hiçbir delile ihtiyaç duymadan, O’nu içinizde bir yerlerde bütün sıcaklığıyla duyumsar gibi olursunuz. Yokun var olduğunu, varın yoku düşünebildiğini düşündükçe, varlığın yok olmayan bir varlığa dayanması gerektiğini sezinlersiniz.

Şahsen cehenneme atılmak benim için hala korkutucu bir ihtimal ve her ne kadar gitmek için önce ölmem gerektiği bilmem benim için işi zorlaştırsa da, cennete gitmek de çok istediğim bir şey. O’na ve O’nun indirdiklerine inanmak benim hala tek sığınağım; fakat dünyanın bunca adaletsizliğini, kötülüğünü ve onun içindeki kendi varlığımı gördüğüm her an, boşluğun içine düşmekten kendimi yine de kurtarabilmeyi başaramıyorum. Bu hayatın bir anlamı olup olmadığını bana sorsanız, kendi adıma hiçbir anlam bulamadığımı söylerim size. Hayatın bir anlamı olmadığını düşünmem, bana hayat hikâyemdeki her bir noktanın birbirine bağlanmadan yere düşer gibi gelmesinden kaynaklanıyor olabilir.

Uyumaya çalışıp uyuyamadığım endişeli geceler, korkuyla olayların nereye bağlanacağını boğan bir kalp çarpıntısıyla beklediğim anlar, gökyüzünün göğsümü ezer gibi sıkıştırdığı günler, şımarık gülüşmeler içindeki yalnızlığımı ta derinden hissettiğim gençlik yıllarım… İnsanların kötülüğünden iğrendiğim halde onlara benzediğimi düşünüp kendimden nefret ettiğim, onlardan kaçarken yine onlara tutulduğum günler, tuhaf bir kısır döngünün, hep aynı hayal kırıklığının boyunduruğunda yaşadığım her an içimden bir ses hayatın bir anlamı olmadığını söyleyip durdu bana. Birilerinin en yakın akrabasıyken, ruhumun hiç kimseyle akraba olmadığını hissedip yalnızlığın cehenneminde kıvrandım.

Her şeye rağmen, hayatın hiçbir anlamının olmadığını düşünürken de, hayatın bir anlamı olduğuna inandım, çünkü tuhaf bir biçimde, hayatın bir anlamı olmadığını bu kadar düşünmem ve onun yokluğunun bu denli ruh sancısını içimde duymam, onun bir anlamı olduğunun en önemli delili oldu benim için. Onun yokluğunun boşluğunu içimde hissederek onu o kadar aradım ki, o bir yerlerde mutlaka olmalı diye düşünür oldum. Hayatın anlamının ne olduğu sırrının ancak sende saklı olduğunu düşünerek, beklemeye koyuldum sonra. En sabırsız bekleyişlerle de olsa bekleyebildiğim kadar beklemekten başka çarem yoktu. Seni bulmak, kaderim karşısındaki çaresizliğime bir anlam bulmaktı. Seni bulabilmem için kabul olmayıp semada kaybolduğunu sandığım dualarımın karşılığı olarak bir gün bir Şems çıkıp gelmeliydi ya da Üveysi bir buluşla sen belirmeliydin içimde doğrudan.

Senin yokluğunu o kadar hissettim ki içimde, yokluğunun hissi, varlığının çürütülmez delilidir artık gönlümde.

Yorumlar kapatıldı.

Mission News Theme by Compete Themes.