İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İktisadımızın İlginç Serüveni

Yüksek insani gelişmişliğe erişmiş toplumlarda, çalışmanın anlamı, hayatta kalma gayesini aşarak bir kendini var etme aracına dönüşmüş görünüyor; artık onlar için çalışmak ayıp değil, aksine bir gururlanma vesilesi. Düşük insani gelişmişlik içindeyse çalışmak hala bitmeyen yoksulluğunuzu tırpanlama uğraşı olmaya devam ediyor. Öyle ya, elde avuçta yoksa çalışmayıp ne yapacak insan?

En hali vakti yerinde olanlarımız bile, ekmek teknemizin dev dalgalara karşı yeterince dayanaklı olup olmadığının endişeni az çok taşır. Dünya nüfusu on milyarı aşarsa o kadar insanın nasıl karnını doyurabileceği aklımızı karıştıran önemli bir meseledir. İnsanoğlu ölümsüzlüğü ararken, hiç ölmeyecek insanların ekonomik anlamda hayatını nasıl idame ettirebileceği sorusu zihinleri bir paradoksun düğüme hapseder. Yoksa herkesin kısırlaştırıldığı bir dünyada hep aynı sakinlerle sonsuza kadar yaşamak düşüncesi hepimiz için can sıkıcı bir hayale dönüşür.

Bazı araştırma-geliştirme faaliyetleri diğerlerinden daha yüksek bütçeye sahiptir, çünkü bilimsel ilerleme insanoğlunun kolektif bir başarısı olduğu kadar bir yatırım meselesidir de.

Genelde bir şeylere sahip olmayı arzularız ve bizden daha çok şeye sahip olan insanlara gıptayla bakarız. Onlar kadar zengin olabilmek için ise kendimizi bitiren ama kendisi bitmek bilmeyen bir hırsla didinip dururuz. Bu sınırsız sahip olma arzumuz doğamızın bir parçası mıdır? Yoksa tersine insan için her şeyini diğer insanlarla paylaşmak daha mı tercih edilesidir? Bu konu hala açıklığa kavuşmuş değildir.  

Paramız olsa da, bakkalların bazen bize bir şeyleri satmak istememesi elbette hepimize ilkten garip gelir fakat biraz düşününce bunun nedenini hemen anlayıveririz. Olağanüstü durumlarda, zaten bizim olan parayı bankadan çekmek için telaşlanmak da doğrusu tuhaftır ama tecrübelerimiz ekonomik hayatta bazen bizim olanların da bizim olamayabileceğini bize gösterir.

İhtiyaçlarınız garanti altına alınsa daha mı üretken olacağımız ya da öyle bir halde yan gelip yatmayı mı tercih edeceğimiz hepimiz için biraz muamma sayılır. Kendi çıkarının peşinde koşmakla, akıllı tercihler yapmak ilk bakışta bize aynı şeyler gibi görünseler de, onların gerçekte birbirinden çok farklı anlamlara geldiğini etrafımızı şöyle kabaca bir gözlemleyerek dahi kolayca anlayabiliriz.

Her şeyin başı para değil ve sağlık ondan daha önemlidir denir, sahiden de sağlığı olmayan biri için dünyanın hazinesi önüne yığılsa beş para kıymeti olmaz. Bu durumda kimsenin de para için sağlığınızdan vazgeçmeyeceğini düşünmek de mantıksal açıdan tutarlı olur, fakat işin garibi dünyada insanlar en çok çalışmak nedeniyle ölürler. Hatta savaşların gerçek sebeplerinin de maddi olduğunu ileri sürerseniz, kapsamı daha da genişletmek gerekir ki böyle düşünenler de yok değildir. İnsanın en temel güdüsünü hayatta kalma ve neslini sürdürme olarak kabul edecek olursak, bunların ikisi de günümüzde tamamen iktisadi bir mesele olarak karşımıza çıkar. İşte tüm bu meselelere çözüm bulma uğraşına da biz iktisat deriz.

İktisat, ne üretilecek, nasıl üretilecek ve nasıl dağıtılacak gibi insanın maddi ihtiyaçlarıyla ilgili temel sorulara sistematik bir şekilde cevap aranan bilimin dalının adıdır; fakat bu temel sorular dal vererek falanca şirketin hisse senedi fiyatları önümüzdeki günlerde nasıl seyreder diye sormaya kadar çeşitlenir. Bu soru her ne kadar finansal ekonominin ilgi alanına girse de, ekonomi bilimiyle de tamamen ilgisiz kabul edilemez.

Herhangi bir finansal ürünün yarınki fiyatını öngörebilmek, yarınki hava durumunu tahmin edebilmeye benzer ve yüzde yüz kesinlikle onu kestirebilmek birçok açıdan imkânsızlık içerir. Yarınki fiyatların tahmin edilemezliğinin ilk sebebi, piyasaların kaotik sistemler olmasıdır. Bu kaosa sebep olansa elbette biz insanlardan başkası değildir. Finansal ürünlerin bugünkü fiyatı büyük ölçüde bizlerin beklentilerimize göre oluşur. Beklentilerimiz adından da anlaşılacağı üzere geleceğe yöneliktir. Bugünkü fiyatlar yarına dair beklentilerle oluşuyorsa, bugünden yarına ait fiyatları yüzde yüz doğrulukla kestirebilen bir sistemin varlığı paradoksa sebep olur; çünkü sistem yarınki belirsizliği yok edeceğinden, yarına dair beklentilerimiz de tamamen değerini kaybeder. Yarının fiyatını bilenler, yarınki fiyatı bilinen bir şeyi, size ancak yarına kadar beklemekten vazgeçecek kadar düşük bir fiyata satmaya razı olurlar. Aradaki fark da üç aşağı-beş yukarı piyasadaki risksiz faiz oranları olur. Piyasadaki faiz oranları da, özünde, eldeki paradan bir süre vazgeçmenin fiyatından başka bir şey olmadığına göre, sistemin o fiyatları da zaten önceden bilmiş olması gerekir.

Her ne kadar sonuçları itibariyle kulağa garip ve imkânsız gelse de, birçok ekonomik birim, gelecekteki fiyatları daha yüksek bir doğrulukla tahmin etmek için çabalamaya devam ediyor. Gelecekteki fiyatları tahmin etmek mümkün değil diye, elbette milyar dolarlık bir şirketin el değiştirmesinin de tamamen şansa bırakılması beklenemez. Gerek milyar dolarlık şirketlerin el değiştirmesini düşünün, gerek bir birey olarak geleceğinize karlı bir yatırım yapmanızı, önünüzdeki belirsizlik aslında aynıdır ve birinizin işi, hacmin etkisi dışında, diğerinden daha kolay ya da daha zor değildir.

Bir yatırım yapmaya karar verirken; binlerce değişkeni göz önünde bulundurmalı, hesaplamalar yapmalı ve beklentilerinizi doğru değerlendirmelisiniz. Ancak bütün değişkenleri tek bir potada eritebilmek mümkün değildir, o yüzden bazı değişkenleri sabit kabul etmeye mecbur kalırsınız. Tüm bunları her kararınızda ayrı ayrı hesaplamanız hem mümkün değildir, hem de buna gerek yoktur; çünkü zaten hali hazırda birçok algoritma bizim yerimize bu hesaplamaları bizden çok daha hızlı bir şekilde yapabiliyor. Üstelik size uygun hesaplamalar yapan bir algoritmaya sahip olabilmeniz için bir yazılım uzmanı olmanıza gerek de yok, çünkü çeşit çeşit hazırları satılıyor. Satın aldığınız algoritmadan beklediğiniz kazanç, algoritmanın fiyatından yüksekse bir algoritma satın alabilirsiniz. Herhangi bir yatırım ürününde, sizin yatırım yapmayı planladığınız şartlar oluştuğunda, algoritmalar size haber verirler, hatta bununla da kalmayıp, dilerseniz, sizin yerinize yatırım işleminiziz gerçekleştirebilirler de.

İsterseniz konuyu basit bir örnekle gözümüzde canlandıralım: Diyelim ki, bir şirketin gelecekteki değerini tahmin etmek için piyasa defter değerine bakıyorsunuz ve piyasa defter değeri sektör ortalamasının altında olduğu zaman alım yaparak, şirket değerinin piyasa defter değeri oranın sektör ortalamasına yaklaşacağını düşünüyorsunuz. Bunu yapabilmeniz için sektördeki bütün şirketlerin finansal tablolarından defter değerine ulaşmak, sonra bu değerleri piyasa değerleriyle oranlamanız gerekir. Tüm oranların ortalamasına ulaşınca, piyasa defter değeri oranı sektör ortalamasından düşük olan şirketlere yatırım yaparsınız. Böyle bir işlemi ve çok daha karmaşığını bir algoritma rahatlıkla sizin yerinizi yapabilir. Dikkate aldığınız değişkenler ölçülebilir olduğu sürece, değişkenlerin fazlalığı algoritmalar için bir sorun teşkil etmeyecektir. Her değişkeni hesaba katan bir algoritma geliştirebilirsek bile fiyatları kesin olarak bilmemiz yine de olanaksızdır, çünkü her değişkeni hesaba katamayız, çünkü bazıları zaten ölçülemez. Yönetim Kurulu Başkanı’nın akşam karısıyla ya da kocasıyla kavga etmesi neticesinde, işinden istifa edip buraları bir anda buraları terk etme kararı almasının şirket değerine etkisini ölçebilir ki? Gerçi geçmişe bakarak buna dair de bir olasılık tablosu çıkarabilirsiniz, fakat yatırımcı davranışlarının her zaman hesap makineleri ve karmaşık hesaplara dayanan rasyonel kararlar olduğunu düşünmemek gerekiyor. Piyasadaki fiyatlar bize her şeyi yansıtır, buna duygularınız da dâhildir. Piyasanın gelecekteki durumuna sadece rakamlar yön vermeyecek, çünkü yatırımcıların psikolojileri de fiyatlar üstünde ciddi bir etkiye sahiptir. Aldığımız ekonomik kararların çoğu, rasyonaliteyle irrasyonalitenin kesişim kümesinde yer alır. Kimsenin bir hisse senedi, bono ya da yastık altındaki altınlarıyla duygusal bir bağ kurmayacağını düşünüyorsanız da yanılırsınız, çünkü gerçek hiç de öyle değildir.

Sahip olduğumuz şeylerin değeriyle ilgili algımız hiçbir zaman sahip olmadığımız şeylerin değeriyle ilgili algımız kadar objektif bir bakışı neticesinde oluşmaz. Portföyünüze dâhil ettiğiniz herhangi bir hisse senedi ya da farklı bir finansal aracın satın aldığınız fiyatı sizin için psikolojik bir referans değeri oluşturur. Bir hisse senedi aldığınız fiyatın altına gerilese de, yeni durumları analiz ederken artık hisse senedini almadığınız durumdaki kadar duygularınızdan bağımsız kalamazsınız ve bu zararın neresinden dönülürse kardır demenize engel bir psikolojiye sebep olur. Zararınız artsa da, fiyatların yine eski duruma gelmesine dair iyimserliğiniz korur ve onu elden çıkarmamakta ısrarcı olabilirsiniz. Fiyatlarlar artışa geçtiğinde ise karınızı realize etmekte o kadar da sabırlı davranamayabilirsiniz. Piyasalar her zaman iki ucu keskin bıçaktır ve kaybetmeye kazanmaya da açık yerlerdir; oysa biz insanlar için durum iki durumu eşit düzeyde tepki vermeyi doğamız gereği pek başaramayız. Kazanınca sevinmek, kaybedince üzülmek elbette son derece doğaldır, ne var ki, kaybettiğimizdeki üzüntümüz, nedense, kazandığımızdaki sevinç duygusundan çok daha şiddetli cereyan ediyor. Attila İlhan ne güzel söylemiş: Çoğalmak neyse ne azalmak zor.

Aslına bakarsanız davranışsal finans alanında yapılan son zamanlardaki çalışmalar, ekonomik kararlarımızdaki irrasyonelitenin, diğer bir değişle psikolojimize bağlı davranışlarımızın sandığımız çok daha fazla kararlarımız üzerinde etkili olduğunu ortaya koyuyor. O kadar ki, bizler yatırım kararı alırken, havadan bile nem kapabiliyoruz. Kapalı havalar bizi daha karamsar yaparken, içimizin coştuğu o güzelim bahar havaları bizi çok daha iyimser bir ruh haline büründürür. Sizdeki havaya, mevsime hatta rüzgârın şiddetine bağlı değişen ruh halleri yatırım kararınıza da bir nebze etki edebilir. Yine aynı şekilde, gece odanızda dolaşan sivrisinek uyku kalitenizi bozarak geçici ve küçük de olsa alım-satım kararlarınız üzerinde belirleyiciliğe sahip olabilir. İnsanda her şeyi çok iyi bilir izlenimi bırakan şık giyimli ve bir o kadar kendinden emin görünümlü milyar dolarlık fonlar yöneten uzmanların bile psikolojik hallerinin etkisinde kalabileceği düşünülürse, hatadan salim bir yatırım kararı alabilmek gerçekten zor duruyor.

İktisat biliminin bana göre asıl ilgi çeken yanı da, ATM’lere bir türlü alışamaması sebebiyle emekli aylığını almak için bankalarda sıra bekleyen yaşlı teyzelerimizle, ülkelerin, hatta dünyanın ekonomik gidişatını etkileyebilen kararları almaya yetkili Merkez Bankası başkanlarının ya da ekonomiden sorumlu bakanların, iktisadi hayatın bütünü içindeki birbirleriyle etkileşimini de içeriyor oluşudur. Fiyatlardaki istikrar atılacak doğru politik adımlarla sağlanamaz ve enflasyonla mücadelede başarılı olunamazsa, sabit gelirli insanlar alım gücünün düşmesinden şikâyet edecektir. Enflasyonla mücadele adına sürekli daraltıcı önlemler alırsanız da, deflasyonist bir etkiyle ekonomik büyümenin önünü tıkayıp işsizler ordusunu çoğaltabilirsiniz. Ekonomik denge adeta hassas bir kuş gibi, çok sıkarsanız boğuluyor, gevşek bırakırsanız kaçıyor. Okyanusun dibindeki bir taşla, dağın tepesindeki bir taş konu ekonomi olunca rahatlıkla ilişki içine girebiliyor. Dünyada bazı ülkelerin gelirlerinden bile daha yüksek bir piyasa değerine ulaşmış o devasa teknoloji firmalarının bile işinin önemli bir kısmını, dünyanın neresinde ve hangi işle meşgul olursanız olun, yaptıkları ürünü size satabilmenin bir yolunu bulabilmek oluşturur. Tüketiciye ürünleri üreten ileri teknoloji firmaları, ürettikleri ürün ne kadar üretilmesi zor, karmaşık ve ince işçilik ürünü olursa olsun, sadece çok küçük bir kusur yüzünden bile sizin beğeninizi kazanmayı başaramayıp, amaçlanan satış rakamlarına ulaşmazsa varlıklarını sürdürebilmeleri imkânsızlaşır. Milyonlarca farklı insanın, farklı ihtiyaçlarını gidermeye yönelik bir ürün tasarlayıp, geniş kitleler tarafından talep edilen bir ürün yaratabilmek, teknolojik ürünleri imal etmek kadar olmasa da zor bir iştir. Akıllı telefonlarımız gerçekten önemli fonksiyonları olan ileri teknoloji cihazlar olmasına karşın, üretilmeye değer olup olmamaları, sabah trafiğinde iş maillerini kontrol ederek kaplumbağa hızında işyerine ulaşmaya çalışan bir şirket CEO’suyla, altın günü arkadaşlarıyla Whatsapp grubunda sohbet eden bir ev hanımdan, liseli bir gencin plajda çekip İnstagram’da paylaştığı fotoğraflarının kalitesini beğenmesine kadar herkesi bir şekilde memnun edebilmesine bağladır. Dünyanın en prestijli üniversitelerinde yapılacak olan bir bilimsel araştırmanın sağlayabileceği finansal kaynak bolluğu da, bir yerde, yapılacak araştırma neticesinde ortaya çıkması beklenen icat ya da keşiflerin, bir gün gelip bizlerin talep edebileceği bir nesneye (hizmet de olabilir) dönüşme ihtimalinin yüksekliğiyle orantılıdır. Ekonomik hayatın herkesi birbiriyle ilişkili kılan bu kompleks ağı, elbette bugünlere bir anda ve kolay bir şekilde gelmiş değil.

Sözü geçen akıllı telefonlarınızdan, ayağınıza giydiğiniz pazar çorabına kadar her şeyin üretimi dört unsurun bir araya gelebilmesiyle mümkündür, bunlar: Emek, doğal kaynaklar ve sermayedir ve bu üçlüyü organize eden kişiye de girişimci denir ki, onu da ekleyince dörde tamamlanır. Bunlara iktisatta üretim faktörleri denilir. Ortada bir girişimci yoksa diğer üç faktör ekonomik anlamda hiçbir işe yaramaz, fakat kendi imal ettiğiniz bir ürünü yapıp satıyorsanız, orada hem girişimci hem emek sahibi de siz olmuş olursunuz. Sermayeniz sizin ürününüzü imal ederken kullandığınız makine ve benzeri yardımcı araçlardır, dolayısıyla sermaye deyince akla sadece para gelmesi doğru olmaz. Doğal kaynaklarsa zaten farkında olalım olmayım her şeyde kullandığımız gibi üretimde de vazgeçilmez bir diğer unsuru oluşturur.

Atalarımız, eğer hesaplama doğruysa çok yakın bir zamana kadar çok uzun bir süre boyunca, avcı-toplayıcı olarak yaşadılar. Avcı-toplayıcı bir yaşam biçimi içinde, bugün bizim ekonominin temel soruları olarak saydığımız şeyler, o zamanlar için o kadar da önemli meseleler değildir. Avcı-toplayıcı olarak yaşıyorsanız, sormanız gereken tek soru nasıl hayatta kalırım sorusudur ve bu sorunun cevabı da avcılık ve toplayıcılık yapmaktan başka bir şey olamaz. Bir primat topluluğu için piyasa ekonomisi-kumanda ekonomisi gibi bir ayrımdan söz etmek ne ölçüde bir anlam taşırsa, esasında bir avcı-toplayıcı insan topluluğu için de böyle ayrımlar ancak o kadar anlamlıdır; çünkü avcı-toplayıcı yaşam biçimiyle, ekonomik anlamda primatların yaşamı arasında çok büyük bir ayrılık göze çarpmaz. Fakat bu dönemi ve o dönemin insanoğlunda bıraktığı evrimsel izleri iyi anlayabilmek, günümüz ekonomik sorunlarına sosyal ve bireysel açıdan doğru çözümler bulabilmek için son derece önemli bir husustur. Bugünkü ekonomi bilimininse daha çok nasıl daha fazla büyürüz ve ulaşılan serveti nasıl dağıtırız üzerine yoğunlaşırken; bu hedefleri gerçekleştirirken öne çıkarılan çözümlerin ve yürütülen politikaların insan doğasıyla uygunluğu üzerinde pek durmadığı görüyor. Avcı-toplayıcı yaşamın insan psikolojisinde bıraktığı izleri dikkate almak önemli olsa da, o dönemden bugüne yönelik bir ekonomik model çıkarmak ya da o dönemin yaşam tarzını çağımızın bir ekonomik düşüncesiyle benzeştirmek, çok da geçerlilik taşımayacaktır. Her şeyden önce avcı-toplayıcı kabileler, bir ulustan çok geniş bir aile yaşamına benzer, büyük bir konakta geniş bir aile yaşam biçiminin ekonomik anlamda, sosyalizmi ya da liberalizmi andırdığını düşünmek ne kadar mantıki olabilir ki? Üretilen servetin nasıl dağılacağı sorunsalı daha çok sermaye ve işgücünün ayrılmasıyla ortaya çıkar, oysa görünen o ki, avcı-toplayıcılarda böyle bir ayrım asla söz konusu olmamış. Ayrıca avcı-toplayıcılar için biriktirmek, biriktirdiğiyle daha fazla kazanmak, kazandığıyla daha çok şeylere sahip olmak da çok olası değildi; çünkü avladığınız ya da topladığınız şeyleri zaten saklayabilme imkânınız çok yoktu, saklasanız bile sakladığınızı satabileceğiniz ve karşılığında farklı şeyler alabileceğiniz bir piyasa da mevcut değildi. Bu demek oluyor ki, insanoğlu avcı-toplayıcı olarak hayatına devam etseydi, aslında ekonomi bilimi gibi bir şeye çok de gerek olmayacaktı.

Bildiğimiz kadarıyla, M.Ö. 8. Yüzyılda yani çok yakın bir geçmişte (söylenene bakılırsa öncesindeki avcı-toplayıcı dönem dedikleri zaman dilimi 10.000 senelik bir dilime kıyasla oldukça uzun) insan tarımsal faaliyete başladı ve böylece hayatını kökten bir şekilde değiştirmiş oldu. Geçilen bu yeni döneme neolitik dönem deniliyor. Tarımsal faaliyete başlayınca göçebe bir hayattan yerleşik bir hayata geçildi. Tarıma geçiş elbette bazı avantaj ve dezavantajları da beraberinde getirdi. Tarıma dayalı dayalı yaşam biçimi doğanın sert koşullarına karşı sizin için daha korunaklıydı, fakat aynı zamanda daha fazla toprağa sahip olma ve bulunduğun yerden ayrılmama gerekliliği yüzünden diğer insan gruplarının saldırıları karşısında savaşmak zorunda kalıyordunuz. Tarımsal devrimi denilen şey insandan ne aldı, karşılığında ne verdi tam olarak kestirmek zor ama bugünkü ekonomik yaşamın temellerini attığı şüphe götürmez. Ekonomik sistemin bugün ayrılmaz parçası olarak gördüğümüz devlet gibi bir teşkilat kurma gereksinimin ortaya çıkmasında da yine tarımsal yaşamın dayatmasının büyük payı olacağını kestirmek de çok zor olmayacaktır. Devletin bir anlamda varlık sebebi de aslında büyük gruplar halinde yaşamının getirdiği sorunlara çözüm üretme çabası değil midir? Avcı toplayıcıyken böyle bir ihtiyaç zaten olmazdı, çünkü insanın ilişkide olduğu insan sayısı çok sınırlıydı, ayrıcı insanın mensup olduğu her topluluk da birbirinden bağımsız sayılırdı. Tarım yaşamındaysa bundan fazlası olacağı muhakkaktır, en başta tarım yaşamı işbölümünü içerebilir ki bu da bir çıkar çatışması doğurabilir; benzer şekilde yerleşik olduğunuz için diğer yerleşiklerle de ilişkileriniz önem kazanır. Onlar size saldırmamalı, siz de onlara. Daha fazla toprak daha fazla servet demektir ve bunun doğuracağı eşitsizliğin çözümü ve mülkiyet sorunu da muhtemelen avcı-toplayıcıların karşılaşmadığı türden konulardır. Avcı-toplayıcı üretimden söz etmeye kalksak bile fazla bir şey ortaya koyamayabiliriz, fakat tarımsal üretim, ekonomik açıdan gerçek bir üretim sayılır ve üretim faktörlerinin her birini de bünyesinde barındırır. Aynı zamanda üretilen ürünlerde farklılaşma, değiş-tokuşu anlamlı kılar ve buradan piyasa mekanizmasına yol açılır. Tarımın insanoğluna getirdiği avantajlar içinde belki de en önemlisi, tarım sayesinde insanın tükettiğinden fazla üretebilme olanağını eline almış olmasıydı. Evet, zaman zaman kuraklıklar, istilalar, savaşlar gibi felaketler bunun önüne geçebiliyordu, fakat yine de tükettiğini aşan üretime ulaştığı çok oluyordu. Muhtemelen bu sayede en azından bazı insanların boş zaman geçirme lüksü oldu ve lüksten doğan bilimsel araştırma yapabilme lüksüne de insanoğlu kavuşmuş oldu. Gerçekten de bilimle meşgul olmak, karnı aç bir insan için fazlasıyla lüzumsuz bir uğraş sayılır. Bilimsel keşiflerin de sonradan insanlığın karnını tıka basa doyuracak kadar faydalı olduğu da elbette bir gerçektir; fakat bu o zamanlar çoğunlukla sizden çok sizden sonraki nesillerin karnını doyurmaya yarardı. Hele hele açlıktan ölme tehlikesi kapınıza dayanmışken dünya mı evrenin merkezindedir yoksa güneş mi gibi bir soruyla uğraştığınızı düşünsenize, sizce de çok garip olmaz mıydı bu durum? İşte tarım devrimi açlıktan ölme gibi bir tehlikeyi, en azından bazı şanslı adamlar için bertaraf etmeyi başardı. Bilimsel ilerleme sağlandı ve sonradan sanayi devrimi olarak adlandırılan ve şuan çok daha ileri bir aşamasında da olsak, çoğumuzun hala atmosferinde yaşadığı bir dünyanın kapılarını açmamamıza imkân sağladı.

Sanayi devrimiyle birlikte hayatımız sadece değişmekle kalmadı, hayatımızın değişim hızı da inanılmaz bir ölçüde arttı. Ekonomideki ürün ve hizmet çeşitliliği inanılmaz sayılara ulaştı, çoğumuz kazandığımız parayı ne üreterek kazandığımızı bile açıklayamaz hale gelerek toplumsal konumumuza yabancılaştık. Nasıl ve ne ürettiğimizden bağımsız olarak, bir şekilde elimize geçen parayla yapabileceklerimizin sınırsız olduğunu bildiğimiz bir dünyaya adım attık. Cebimizdeki parayla, adını bile bilmediğimiz dünyanın başka başka ülkelerinde müreffeh bir hayat sürebilir hale geldik. Bu gerçekten tuhaf bir dönüşümdü, paramız olduğunda, başka hiçbir şeye ihtiyaç duymadan, her yerde herkesten istediğimiz ürün ya da hizmeti satın alabiliyorduk. Yaşadığımız sosyal değişimin yanında, ekonomik yönden de yeni yeni sorular aklımızı kurcalamaya başlamış ve aynı soruların günden güne önemi de artar olmuştu. İşte insanoğlunun aklından çıkan ekonomik hayatının böyle temel sorularına cevaplar manzumesi, iktisadi düşünce tarihimizin içeriğini oluşturdu. Ne üretilecek, nasıl üretilecek ve kime dağıtılacaktı? Bu soruları sormaya mecburduk, çünkü artık hiçbirimiz ekonomik anlamda yalnız olmadığımızın farkındaydık. Bu karmaşık dünyayı birlikte inşa ederken artık ayağımızdaki çorabı bile tek başımıza imal edebilmeyi unutmuştuk. Bir avcı-toplayıcıdan çok daha fazla çalışmaya hazır olsak da, kimse bizi iş vermediği takdirde aç kalabilirdik, öte yandan oradan buradan kalma bir servetle, sabahtan akşama keyif çatarken avcı-toplayıcının hayal bile edemeyeceği kadar çok şeye sahip olabilmemiz de mümkündü.

Arada bir şey daha olmuştu ki, bu da avcı toplayıcı atalarımızın hayaline zor sığacak cinstendi: Evet, sanayi devriminden sonra, ortada ne kadar yemek bolluğu olursa olsun açlıktan ölebilir ya da sadece çok iyi topa vurduğunuz için dünyanın en zenginleri arasına girebilirdiniz. Hatta aynı şeyi dünyanın en büyük markalarının reklam yüzü olarak, yani sadece fiziğinizin diğer insanlardan daha çekici olması avantajını kullanarak da sağlayabilirdiniz.

Boş vakitlerimiz çoğaldıkça, boş vakitlerimizi daha eğlenceli geçirmemiz de elbette ekonomik bir meta şekline dönüştü ve iyi bir bilgisayar oyunu yazılımcısı bu fırsatı kullanarak beklenen yaşam süresinin katbekat fazlasına yetecek kadar yiyeceğe, hatta daha fazlasına sahip olabilir oldu. Artık aklınıza gelen iyi bir fikirle yedi milyar insanın hayallerinin ötesinde bir hayata adım atabiliyorsunuz ya da evindeki basit donanımları kullanan bir Youtuber minyonlarca insana ulaşarak senelerce okuyup-çalışan birinden çok daha fazla kazanabiliyor.

Bunun yanında; iyi topa vurup, bir markanın reklam yüzü olup, yeni bir fikri sanal âleme taşıyıp ya da bir Youtuber olup çok para kazanmak isteyen sayısızca insan da onlardan biri gibi olmayı hayal ederken aynı anda yarının ekmeğini nasıl kazanacağı derdiyle uğraşır olmuştu. En çok kaynağa sahip olan insanlara hayranlıkla bakılırken, onlara özenenlere gülüp geçiliyor olması da işin ironik kısmıydı. Onlar gibi olabilmek, her ne kadar çok arzu edilecek bir durum olsa da, hiç de gerçekçi bir beklenti sayılmazdı. Düşününki, bir damat adayının ay sonunu getirebilecek düzenli bir geliri olmadığı sürece, şuanda yarının milyarlarca dolar edebilecek bir yazılımı üzerinde çalışıyor olması hangi kız babasına cazip gelir ki? Kimseden hali vakti yerinde fiyakalı bir dairede müdür olmuş biri dururken, sen de geleceğin Bill Gates’ini görüyorum diyerek aylak görünümlü bir adama kızını vermeye yanaşması beklenemez. Gerçi geçtiğimiz on yıllarda silikon vadisine girip Bill Gates gibi zengin olmayı başarabilmiş başka kimseler de yok değil, fakat bu zengin olmak isteyip de olamayan dünya nüfusunun diğer fertlerine oranla ancak çok küçük bir azınlığı oluşturuyor. Ancak buna rağmen bir avcı-toplayıcı böyle bir şeyi dahi hayal edemezdi: Bir av yakalayacaktın ve sonra ömrün boyunca hiç ava çıkmana gerek kalmayacaktı. Bir avcının böyle devasa bir avı yakalaması söz konusu olamazdı, yakalasa bile onu bozulmadan saklamasına yarayacak paraya benzer bir saklama aracı henüz icat olunmamıştı.

Konuyu iktisadi düşünceler tarihi yönünden ele alacak olursak, avcı-toplayıcılıktan bugüne gelene değin sandığımızdan çok daha önce de ekonomik sorular atalarımızın zihinlerinde belirmeye başlamış olmalı. Nitekim iktisadi düşünce tarihi kitaplarının bazılarında konu Antik Yunan’a ve Roma’ya kadar gerilere götürdüğü görülebilir. Hatta yaşamı bütünüyle kapsar nitelikte geniş bir ahkâma sahip dinlerin içinden bile bir ekonomik yaklaşım çıkarılır. Örneğin İslam dinindeki zekât emrinin ekonomik bir etkisi olacağı son derece acıktır. Zekât nisap miktarının üstünde servete sahip olanların nisap miktarının altında servete sahip olanlara belirli ölçülerle verdiği bir maddi yardım içeriğindedir ve İslam dininde zekât farz kabul edilir. Bu emirden dolaylı olarak, aynı zamanda, İslam’da servet dağılımında mutlak bir eşitlik aranmadığı ve özel mülkiyetin bir realite olarak dışlanmadığı çıkarılabilir.

1500’lerden 1800’lere kadar Avrupa’da, Merkantilist iktisadi düşünce genel olarak ekonomik kararların zeminini oluşturdu. Bu düşünce genel olarak müdahaleci ve korumacı bir ekonomik sistemi öngörüyordu. Aslında Merkantilizme ismini veren, sonradan o düşünceyi kendi teorisiyle çürütmeye yönelecek olan Adam Smith’ten başkası değildi. Aynı dönem içinde Merkantilistlere zıt görüşleri olan ve sonradan Laissez-Faire (bırakın yapsınlar) ilkesiyle liberal iktisadi düşünceye de kapı aralayan Fizyokratik düşünce de, iktisadi düşünceler içinde kendine yer edindi.

Modern ekonomi bilimi ve iktisadi düşünce tarihi açısından esas sarsıcı olay ise 1776 yılında gerçekleşti; bu yılda “Milletlerin Zenginliği ve Doğası Üzerine Dair Bir İnceleme” isimli bir eser yayımlandı. Eserin müellifi Glasgow Üniversitesi’nde ahlak felsefesi okutan içine kapanık bir adam Adam Smith idi. Bu çalışmanın yayımlandığı yıllardan sonra İngiltere’nin tarihinde hiç olmadığı bir hızda iktisadî açıdan kalkınmaya başlamış olması da ayrıca dikkate değerdi; fakat yine aynı dönemlerde İngiltere’de buharın sanayiye tatbikinin gerçekleşmiş olduğunu da atlamamak gerekir. Ekonomik sistemleri soldan sağa iki kutuplu bir sarkaç olarak zihnimizde canlandırırsak, Smith’i bu sarkacın en sağında düşünebiliriz, bu durumda sarkacın diğer ucunda da tabii ki Marx oturacaktır ve sarkacın tam ortasına da karma bir görüşü savunan Keynes gelir. Bu tasnif her ne kadar biraz kabataslak olmuş olsa da doğru sayılabilir, çünkü sonradan hangi düşünce gelirse gelsin bu sarkacın dışına çıkmak pek mümkün olmadığından, bu üç şemsiyeden birinin paradigmasına daha yakın düşen bir görüşü seslendirecektir.

Adam Smith ne demişti tam olarak diye sorarsak, aslında tam olarak Laissez-Faire (bırakın yapsınlar) demişti; aslında söz Adam Smith’e ait değil, hatta muhtemelen o bu sözü hiç de söylememiş olabilir, fakat yine de bu söz klasik iktisadi düşüncenin özgürlükçü yaklaşımına çok uygun düşüyor. Adam Smith bir bakıma siyasal özgürlük arayışının ekonomik kanadını temsil ediyordu denilebilir, çünkü o bireylerin ekonomik faaliyetlerinde olabildiğince serbest bırakılmasını savunuyordu. O’na göre tüm ekonomik girişimlerin önündeki her türlü engeller kaldırılmalı ve devlet ekonomiye hiç karışmamalıydı. Devletin ekonomideki yalnızca düzenleyici olarak yer almalıydı. Bireyler kendi çıkarları peşinde koşar ve karını yükseltmeye uğraşırken, zaten bir yandan toplum da daha zenginleşecekti. Diğer bir deyişle, ekonomik faaliyetler piyasanın kararlarına bırakılınca, piyasadaki “görünmeyen el” her şey hallederdi.

Piyasa ekonomisinin egemen olduğu yerlerde, Adam Smith’in dediği gibi herkes kendi çıkarı peşinde serbestçe koşarken sanki bir görünmez el de gerçekten ekonomiyi inanılmaz bir şekilde büyütüyor ve toplumsal refah da artıyordu. Fakat sorun şuydu ki, daha fazla meta üretmeye odaklanan bencillik insan emeğini de bir meta gibi kullanma eğilimindeydi. Ekonomi büyürken, piyasa ekonomisi fabrikalarda insanlara, doğalarının hiç de alışık olmadığı bir yaşam koşullarını vahşi bir şekilde dayatıyordu. Kişisel çıkarı peşinde koşan insanların daha yetenekli olanları elbette daha çok kazanacaktı, fakat insanların yetenekleri arasında bu denli bir uçurum olduğu piyasa ekonomisine kadar galiba hiç fark edilmemişti. Kimi insanlar piyasa ekonomisi sayesinde devasa büyürken, büyük bir kitlenin de hayatta kalabilmek için, devasa büyüklerin dayattığı şartları kabul etmekten başka bir çaresi kalmıyordu. Şartlar giderek, üretimde istihdam edilebilecek kadar hayatta kal yeter boyutuna taşınıyordu. Piyasa her şeye karar verecekse, örneğin işlerin başka bir çaresi kalmadığı bir ortamda, sadece yaşayacak kadar uyu, yemek ye ve geri kalan vakitte çalış kararını da verebilir ve işçiler de bunu kabul edebilirdi. Böyle bir ortamın vahşi olduğunu düşünürseniz de, piyasa ekonomisinin buna yönelik de çok cazip bir açıklaması vardı; herkes serbest, neden yarın sen de devasa büyüklerden biri olmayasın ki? Ayrıca pasta büyüdükçe, pastadan az pay alanların bile refahı artardı.

Adam Smith’in fikirleri, üretimde insan emeği söz konusu olmasa son derece de kullanışlı görünüyordu, fakat ekonomik faaliyet amacı zaten insan refahını arttırmak değil miydi? Piyasanın “görünmez el”inin görmezden geldiği sorunların gün yüzüne çıkmasıyla Karl Marx devreye girdi ve piyasanın kendi haline bırakılmasıyla öyle her şeyin de güllük gülistanlık olmayacağını söyledi, özellikle de proletarya için… Piyasa ortaya iki faklı sınıf çıkarmıştı, burjuva ve proletarya ve Marx’a göre piyasa ekonomisi insanlar kendi çıkarı peşinde koşarken daha çok proletaryanın değil, burjuvanın refahını artırıyordu. Piyasa ekonomisinin sözde sunduğu fırsat eşitliği hiç de eşitlik içermiyordu, çünkü üretim araçlarına sahip olanlar olmayanlardan hep daha avantajlıydı yarışta. Yani hep onlar kazanacaktı. Cohen’in şarkısındaki gibi “zarların hileli olduğunu herkes biliyordu, fakirler fakir kalırdı, zenginler daha da zenginleşir ve hep böyle giderdi ve iyi adamlar kaybederdi.” Peki, çözüm neydi Marx’a göre? Üretim araçları üzerinde özel mülkiyeti kaldırmak ve piyasayı merkezden irade etmek… Karl Marx “herkesten yeteneğine göre herkese ihtiyacına göre” demişti, yani herkes üretecekti ve üretilen toplam çıktı merkezde toplanıp, üretkenlik düzeyine bakılmaksızın yine herkese eşit olarak dağıtılacaktı. Bu kulağa insanca, pek insanca geliyordu; fakat herkes eşit pay alırsa, neden bazıları daha çok çalışmaya gönüllü olacaktı? Fakat esas sorunun bundan çok daha başka olduğu görülüyordu, çünkü böyle bir sistemin birinci aşamasında bir proletarya diktatörlüğü kurulması gerekecekti; bunun sonucu olarak öncesinde burjuva tarafından sömürülen proletarya bu defa da bürokrat güçlerin zorbalığına maruz kalabilirlerdi. İşin ucu biraz devlet babanın kuvvetlenmesine bakıyordu. Devlet burada, geniş bir ailenin babası gibi olacaktı ve çalışan evlatlarının kazandığı bütün paraları önce toplayan, sonra kendine dilediği kadar pay ayıran ve kalanını da az hak eden çok hak eden demeden evlatlarına eşit bir şekilde pay edecekti. İnsanoğlunun dramatik öyküsünü bunda sonlandıracağa benzemiyordu; fakat bu düşüncenin dünyadaki işçi haklarının genişlemesine çok katkı sağladığı söylenebilir.

Takvimler 1929’u gösterdiğinde ABD’de kıvılcımı alevlenen ve tarihe Büyük Bunalım diye geçecek olan bir ekonomik kriz tüm dünyayı zora sokmuştu. Krizin nedenlerinden birisi de piyasanın Adam Smith’in dediği gibi tamamen kendi haline bırakılmasıydı; fakat sorunun çözümü için Marx’a değil, John Maynard Keynes’e başvuruldu. Keynes piyasa ekonomisini tamamen ortadan kaldırmadan, devletin ekonomik hayatı canlandırmak için yapacağı müdahalelerle ekonominin tekrar dengeye getirilebileceğini öngören bir fikrin öncülüğünü yapmıştı. O piyasaların beklenen talebe göre hareket ettiğini düşünüyordu. Arz tarafı piyasaya bırakabilirdi fakat talebi yönetmek devletin görevlerinden biri olmalıydı. Devlet talepte azalma olduğunda harcamaları artırıp, vergileri kısarak gerekirse açık vermeli ama devreye girmeliydi. Krize giren sistem, Keynes’in dediklerini yaptı ve krizden kurtuldu. Aslında sonradan her krizde de Keynes’in görüşlerine başvuruldu. Keynes’in görüşlerinde bir bakıma ne şiş yanıyordu ne kebap; çünkü piyasa ekonomisinin avantajlarından vazgeçmeden devleti meseleye dâhil edebiliyordu. Keynes’in ekonomik sisteminde, işin içinde hem piyasa vardı, hem devlet. Bu sebeple bu sisteme karma sistem denildi. Bugün de büyük ölçüde Keynes’in ekonomik düşüncesinin, küresel düzeyde hâkimiyetini sürdürdüğünü söyleyebiliriz.

Aslında insanoğlunun avcı-toplayıcılıktan bugün geldiği yer arasındaki fark muazzam görünüyor. Hatta evrende bizden daha iyi iş çıkarmış başka canlılar keşfedilmedikçe, gelişim performansı açısından biz insanlardan daha iyisinin olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunu gerçekten biz mi yaptık? Doğduğunda aciz, ölürken aciz bu acınası insanoğlu çoğu hara güreyle geçen kısacak ömrüne bu kadar ilerlemeye nasıl sığdırdı? Tek başınayken bu kadar aciz olan insanoğlu bir araya gelerek kendini aşan işler başarabileceğini keşfetti, şimdiyse sokağa çıktığında kendi yaptığından korkuyor, çünkü etrafında olup bitenlerin çoğunun ne olduğuna vakıf değil ve kendini her zamankinden daha yalnız hissediyor. Bazılarımızsa faydalanabildiği kadar faydalanıp olan bitene çok da kafa yormamakla çareyi bulmuş görünüyor; uçağa arabaya binip seyahat ediyor, telefonuyla eşi dostu arayıp iki lafın belini kırıyor ve akşam olunca da biraz televizyon seyredip uyuyor. Ne olursa olsun en ortalama hayat yaşayanımızın bile çoğunun, avcı toplayıcıya göre çok daha fazla oyalayıcı eşyası bulunuyor ve çok az şey bilsek de düne göre çok daha fazla şey bilinen bir dünyada yaşıyoruz. Bardağın dolu tarafına bakarsak her şey yolunda sayılır, bu büyük çaplı insan organizasyonun iyi bir yerinde yer kapanlar, hayatları boyunca eğlenebilecekleri oyuncaklar edindi; boş tarafına bakarsak da, bir avcı toplayıcının hayal edemeyeceği kadar ilerleme kaydetmenin yanında, onun tasavvur edemeyeceği kadar eşitsizlik yarattık.

Hâlihazırda, dünyanın en zengin insanın malvarlığı, minyonlarca nüfusa sahip birçok ülkenin yıllık toplam gelirinden daha fazla. İngiliz yardım kuruluşu Oxfam’ın verilerini incelerken insan geldiğimiz eşitsizlik durumunu görerek adeta donakalıyor. Oxfam’ın verilerine göre dünyadaki en zengin yalnızca 8 kişinin serveti, dünya nüfusunun yarısına tekabül eden 3,6 milyar kişinin toplam servetine eşit, bu rakam insanı gerçekten dehşete düşürüyor. Dahası dünya nüfusunun %70’i eşitsizliğin arttığı ülkelerde yaşamlarını sürdürüyorlar. Ne olacak canım, eşitsizlik zaten doğal bir şey deyip geçiştirebilir ve onlar da çalışıp aradaki farkı kapatıversinler diyebilirsiniz; ama durum bu kadar basit değil, çünkü dünyadaki bazı insanlar içme suyu bile bulamıyorlar ve çalışacak halleri yok. Dünya Bankası’nın verilerine göre 2015 itibariyle dünya nüfusunun hala %10’u açlık sınırının altında yaşıyordu ve bugün de pek azalmış değil, hatta tahminlere göre 2030’a kadar açlık sınırının altında yaşayan insan sayısı biraz azalsa bu sayı hala milyonlarca olmaya maalesef devam edecek. İşin kötüsü, o insanlar için bu yoksulluk çemberini kırabilmek oldukça zor, çünkü yoksulluğun getirdiği o kısır döngü onları sarmalına almış durumda. Gelirleri düşük olduğu için o insanlar, ne iyi bir eğitim, ne de yeterli sağlık hizmeti alabiliyorlar. İyi eğitim alamadıkları ve sağlıklarını koruyamadıkları için de iyi bir iş sahibi olamıyorlar. İnsanoğlu olarak bir şeyler başardıysak elbette bu hepimizin başarısıdır, bunun gibi dünyadaki her çocuğun açlığından dolayı da hepimiz ortak bir kahır duymalıyız. Dünyada birileri açlık yüzünden ölmeye ve anneler çocuklarını açlık yüzünden terk etmek zorunda kalmaya devam ederken, bence insanoğlu olarak hala yeterince başarılı sayılmayız.

Yorumlar kapatıldı.

Mission News Theme by Compete Themes.