İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kutsal Evlilikler ve Kalbe Kilitlenmiş Aşlar

Evlilik dışı ilişkiye hoş bakılmayan ve hatta bunun da ötesinde, evli olmayan iki kişinin birlikteliğinin cezalandırıldığı toplumlarda, evliliğe çoğunlukla kutsallık atfedilmesine şaşırmamak gerekir. Evliliğin kutsal olduğuna inanan bir insana, evliliğin neden kutsal bir kurum olduğunu sorduğunuzda; size vereceği muhtemel cevap, “iki insanın birlikteliğinin sevgi, fedakârlık ve sadakat gibi ulvi duygular üzerine inşa edilmesi gerektiği” şeklinde olacaktır. Aslında Tolstoy da böyle düşünüyordu, ki “Evliliğe kutsallık veren aşktır.” sözü ona aittir.

Bir şeye kutsallık atfetmek, o şeyin ilahi ya da kozmik düzenin bir buyruğu olduğuna inanmakla alakalıdır. Bu tanıma bakılırsa, aşk kadar kutsallığa müsait başka bir duyguya yeryüzünde rastlamak zor olsa gerek. Fakat aşkın mutlaka evlilik gibi hukuki bir anlaşmayla tescillenmesi gerektiği fikrinin aşkla bağlantısını kurmak da pek kolay sayılmaz. Öyleyse evliliği kutsal gören toplumların, esasında kutsal gördükleri şeyin aşk olduğunu düşünmek de biraz safdillik olacaktır.

Evlilik dışı cinsel ilişkiyi yasaklayan toplumların asıl gözettikleri şeyin, insanların aşksız cinsel ilişkiye girmelerini önlemek olmadığı açıktır. Bu toplumların evliliği kutsal görmelerinin arkasında yatan ön kabulün, evliliğin toplumsal düzenin korunmasına bir araç olarak görülmesi olduğu fikri, kulağa hakikatle daha fazla örtüşüyormuş gibi geliyor. Nitekim bu kabil toplumlarda, arada herhangi bir ilahi ya da dünyevi hukuki bir bağ tesis olunmadan gerçekleştirilen cinsel birleşmeler şiddetle karşılık görürken, eğer aynı şeyi evliyken yaparsanız, bundan doğacak mutluluğu herkes sizinle paylaşmaya hevesli görünecektir. Olsa olsa, “Evet, bir insan salt hayvani güdülerini tatmin için de cinsel birliktelik yaşayabilir, fakat hiç kimse kısacık bir bedensel haz uğruna bütün bir hayatını bir kişiyle geçirmeye yeltenmez” diye düşünülür. Böyle düşünenler için cinsellik eşlerin birbirlerine bağlanması ve neslin devamı için yalnızca bir araçtır, asıl amaç ise iki kişinin bir ömür boyunca birbirine bağlı kalması ve toplumsal devamlılığı sağlayan yeni bireylerin topluma kazandırılmasıdır. Ne var ki aynı kimseler, özellikle genç yaştaki insanların, bırakın cinsellik için evlenmeyi, o içgüdünün yarattığı stresin etkisiyle çok daha fazlasını yapabildiklerinin farkında değil gibidirler. Oysa özellikle gençlik rüzgarının esmekte olduğu serap dolu dönemlerde, birey davranışlarında cinsel dürtülerin de son derece kuvvetli bir belirleyici olduğu su götürmez bir vakıa olarak orta yerde durur.

Freud’un düşündüğü gibi, cinselliği insan davranışlarını yönlendiren en temel faktör olarak kabul etmesek bile, cinselliği indirgemeci bir biçimde tamamen sıradan bir biyolojik ihtiyaç olarak ele almamız da, cinselliğin insan hayatındaki çok yönlü etkisini gözden kaçırmamıza sebep olacaktır. Doyuma ulaşmamış bir cinsel dürtünün birçok psikolojik soruna yol açtığı bilinen bir gerçektir. Yasal bağlamda demokratik değerleri benimsemiş, fakat demokratik kültürün toplum yaşamında yaygınlaşamadığı toplumlarda; bu durumun bir sebebi de, cinsel dürtülerin toplum tarafından yadsınarak bastırılmaya zorlanması olabilir. Aslında karşılanmamış ve bastırılmış her ihtiyaç, ani hiddet patlamaları gibi birçok farklı ve tanınmayan formlarda yüzünü gösterebilir ve bunu fark etmek için illa psikolog olmaya da lüzum yoktur. Biriken içsel tazyik, enerjinin form değiştirmesi gibi öfkeye dönüştüğünde; ortaya çıkan öfke, bir karşılık bulunsun ki, yansıtma yapılabilsin diye kişileri kendine somut bir muhatap aratmaya zorlar. Diğer yandan serbest bırakılan libido ne kadar lanetlenirse lanetlesin, bu onun herkesin hayal dünyasında özgürce dolaşmaya devam etmesini engellemeye de yetmez. Nitekim günümüz istatistiklerine göre, internet üzerinde cinsel içerikli yayınların en çok izlendiği ülkelerin başını, çoğunluğu muhafazakâr ve mütedeyyin olarak bilinen Pakistan, Mısır, Suudi Arabistan vb. ülkelerin çektiği görülüyor. Hatta bunların bir kısmı, düpedüz teokratik rejim görünümü altında yönetiliyor. Peki, cinsel içerikli yayınlara bu denli ilgi gösterilen bu ülkelerde, cinselliğin bu denli kötü bir eylem sayılması nasıl sağlanıyor? 

Öyle yaşayamasa bile, öyle yaşanması gerektiğine gerçekten inanmış ve bu zaafa her düştüğünde onun gibi olamadığı için pişmanlık duyan insanlar sayesinde mi? Yoksa gerçekten kendini tamamıyla inançlarıyla tutarlı bir yaşam sürdürmeye adamış ve cinsel yaşamını ise tamamıyla evliliğin mahremiyetine özgülemiş, bırakın zinaya yaklaşmayı namahreme şehvetle bile bakmaktan özenle kaçınan birkaç samimi dindar sayesinde mi? Bu iki yaklaşım da, sanırım fazlaca iyimserlik içeriyor. Muhtemelen, zinanın ne denli büyük bir günah olduğunu anlatan ve her fırsatta ondan kaçınılması gerektiğini vurgulayan toplumların sözü dinlenir kişileriyle, cinsel içerikli yayınlara müptela olanların bir kısmını aynı kişiler teşkil ediyor. 

Her yerde olabileceği gibi, bu ülkelerde de, cinselliğin günah olarak kabul edilmesine rağmen, zaaflarına yenilen insanların olabileceğini ve bunun da son derece doğal bir durum olarak görülmesi gerekeceğini iddia edebilirsiniz. Fakat zaaflarına yenilen insan sayısının zaaflarına yenilmeyenleri geçtiğini fark ettiğinizde bu cevap size de pek tatmin edici gelmeyecektir. Verilebilecek bir diğer karşılık da, toplumsal norm ya da yasal mevzuatın bir ideale yönelik olduğu, dolayısıyla realitenin idealden her zaman sapmalar gösterebileceği türünde olabilir. Bu durumda önemli olanın, kendiniz ya da toplumunuz için doğruluğuna kesin olarak inandığınız ilkelerden vazgeçmemek olduğunu ileri sürebilirsiniz. Öyle ya; nasıl ki, sosyalist rejimlerde eşitlik amaçlanır ama yüzde yüz sağlanamaz diye orayı bir kapitalist ülke olarak nitelendirmek doğru olmaz. Ya da tersinden bakarsak, serbest piyasa ekonomisi kurallarının meri olduğu bir rejimde, ara sıra devletin ekonomiye müdahalesi oldu diye oranın aslında bir kumanda ekonomisi olduğunu söylemek de makul bir yaklaşım değildir. Öyleyse niçin bir teokratik rejimde de, benzer şekilde, esas alınan din kurallarına aykırı davranışlara rastlamayı tenakuz gibi değerlendirmek gereksin? Fakat bu kabulü aşırı genelleştirmek, resmi adı Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti olan Kuzey Kore devletini de adındaki demokratik ibaresinden ötürü demokratik kabul etmemiz gerekliliğine kadar bizi götürebilir. Oysaki söz konusu ülke, demokrasi sıralamalarının en sonunda yer alır. 

Aslında cinselliğe sınırlama getirmek, onun hayata yansımalarını yok etmeye hiçbir zaman yetmez. İnsanların akıllarından çıkaramadığı bir dürtüyü hasıraltı etmek, olsa olsa bizi kendimize yabancılaştığımız bir toplumsal yaşamın içine sürükleyerek iç çatışmalarımızı körükler. Gerçeklerle, onun yansımaları arasındaki benzerliğin tümden kaybolması, farkındalığı olmayan ikiyüzlülüklerin toplumsal düzeyde kanıksanmasından başka bir netice vermez. 

Doğrusu bireyin inancından yola çıkarak evlilik dışı cinselliği bir günah olarak görerek ondan kaçınması elbette saygı duyulası kişisel bir tercihtir, fakat bireysel tercih kapsamındaki konularla toplumsal düzeyde neden bu kadar ilgilenilir onu açıklayabilmek biraz daha zordur. Buna dair de, nesebin karışmaması, ahlakın bozulmaması ya da çocuğun iyi yetişmesi gibi gerekçeler dillendirilebilir. Ama bugün bu gereçlerin çoğu ortadan kaldırılabilir gibi duruyor. Konu ahlak tarafına çekilirse de, bunun ahlaksızlık mı yoksa bireysel bir tercih mi olduğu soru son derece su götürür meseledir. Gerçi bütün gerekçeleri kabul etsek bile, yine de bir toplumdaki önde gelenlerin, evlilik dışı ilişki yerine evliliği bu kadar özendirmelerinin altında gerçekte ne yattığını insan merak ediyor doğrusu. Bizim mutlu bir hayat sürmemizi bizden daha çok istedikleri için olabilir mi acaba?  Ya da Âşık Dertli’nin şiirinde geçen şu mısraları mı biliyorlar?

“Tek başıma olsam şaha gedaya kul olmam

Viran olası hanede evlad ü ıyal var”

Cinselliği gerçek manada evlilikten ayırabilmek ve evliliğe kutsallık veren “aşk”ı bu yolla gerçekten teminat altına alabilmek için evlilik dışı birlikteliğe hoşgörüyle bakmak gerektiği de ileri sürülebilir. Aslında bu tam anlamıyla bir paradokstur. Düşünsenize, evliliği aşkla kutsayanlar, cinsel doyum amacıyla kutsal olmayan evliliklerin lanetlenmemesi için evlilik dışı ilişkiyi hoşgörüyle karşılayacaklar. Çünkü aksi takdirde salt cinsel açlık itkisiyle yapılan “aşksız evlilik”lerin çoğalması tehlikesiyle karşı karşıya kalınacak ve böyle bir durumda, aşktan yoksun evlilikler kutsiyet kaynağını yitiriverecekler! Bu da bana pek öyle gibi gelmiyor; çünkü evliliğin birçok yönden önünün tıkanmadığı bir toplumda, kişiler cinsellik dürtülerini tamamen dışarıda bırakmadan da sevdiği insanı bulup onunla evlenebilir diye düşünüyorum. Bence en tehlikelisi ve en vahimi hem evlilik dışı cinselliğin hem sevgiye dayanan evliliğin önünün aynı anda tıkanmış olması durumudur.

Aslında çok kilit bir noktayı şimdiye kadar atladık: Evliliği kutsayan şeyin aşk gibi insanı yücelten bir kökene dayandığından gerçekten emin misiniz? Eğer evlenme kararının iki kişinin özgür iradesine bağlı olduğunu ve evlilik akdini de bu iradeyi beyan eden bir özel hukuk prosedüründen ibaret sanıyorsanız, bu konuda emin olmaya devam edebilirsiniz. Fakat evliliğin tarihi serüvenine bakılırsa, evliliğin özel bir ilişki olduğunu kabul etmek ve evriminin de özel bir ilişki yönünde ilerlediğini söylemek tam olarak gerçeği yansıtmayacaktır. Çünkü evlilik, ilkel toplumlarda, tamamen mensup olunan kabileye ait bir karardı. Örneğin bir gün ailenizin karşısına çıkıp ben falan kişiyi seviyorum ve onunla evlenmek istiyorum diyemezdiniz. Böyle bir laf ederseniz de, size en iyi ihtimalle çıldırmış gözüyle bakarlardı. İlkel kabilelerde âşık olmak, evlenmek istemenin bir gerekçesi kabul edilmediği gibi, böyle bir durum hoş da karşılanmazdı. Örneğin Aborjinler’de, sevdiği adamla evlenmek için kaçan bir kadın neredeyse bir fahişe gibi iffetsiz bir kadın sayılırdı. Esasında benzer şekilde, evliliğin sevgiye dayanan karşılıklı bir karar olmayıp, toplumsal bir konu olduğu fikri hemen hemen her kültürde kendine karşılık bulabiliyordu, bu yüzden birçok çiftin birbirlerini evlenecekleri gün tanıması da alışılagelmiş bir hadiseydi. Dahası, bizde beşik kertmesi olarak bilinen adet, yine benzer şekilde Çin, Japonya ve Hindistan gibi ülkelerde de yaygın bir gelenekti.

Evlilik kurumunun geçmişinde sevginin çok önemli bir yerinin olmayışı, bizim bugün de evliliğe aynı gözle bakmamızı elbette gerektirmiyor. Doğrusu ben hâlâ, iki kişinin evliliğini bir angarya olmaktan kurtaran ve ona kutsallık veren şeyin aşk olduğuna inananlardanım. Fakat gerek modern toplum yaşayışında gerek geleneksel toplumlarda evliliğin sevgi temelinde yükselmesine uygun bir zemin sunulduğundan emin olabilmek zor. Bunun en önemli göstergesi, çoğumuzun sevmeye dair bir öğrenim görmeden yetiştiriliyor oluşumuz. İnsanın birini sevebilmesi, ancak kendini sevebilmesi ve tanıyabilmesiyle mümkün olabilecekken; çocuk yetiştiren ailelerin bu yönde bir çaba ve hassasiyet sergilediklerine pek şahit olamıyoruz. Her daim gözümüz gibi sakındığımız biricik çocuklarımızın, kaçta yatıp kaçta kalkacağıyla ilgilendiğimiz kadar, nedense kendisini nasıl seveceğine ve tanıyacağına dair akıl yürütmeyiz. Hâlbuki kendini sevemeden ve tanıyamadan yaşanan bir hayat, bir bedeni oradan oraya taşımaktan başka hiçbir anlam duygusu sunmaz bizlere. Anlamdan yoksun bir hayatsa bireyin hedonizme kayışını kaçınılmaz kılar ve insanı anlık zevklerin kölesi haline getiriverir.

Bir şeyden kendimizi mutlak olarak yoksun hissetmek istersek, onunla kendimizi tıka basa doyurmayı denemek en iyi yol olsa gerek. Bazı Batı toplumlarının içine düştüğü tuzak da sanırım bu! Çünkü baksanıza; evlilik dışı cinselliğin fazlasıyla serbestçe yaşanabildiği ve normal karşılandığı böyle toplumlarda da, konu sevmeye gelince işlerin o kadar da yolunda gitmediği ortada. Burada sorgulanması gereken asıl nokta, kişilerin özgür bırakılınca ne hallere düştüğünden çok, sevme yetisi edinilmeden özgür bırakılan libidonun uyuşturucuya benzer bir nesne muamelesi görmeye başlaması olmalı. Böyle bir halde, bırakın insanın sevgiye ulaşabilmesini, bu ihtimali tümden yitirmesi de söz konusu olabiliyor.

Yakın zamanlarda çekilmiş ve Türkçeye “Özgür Nesil: Yeni Cinsel Devrim” ismiyle tercüme edilmiş bir belgesel,  tam da cinselliğin nesneleştirilmesi sözüne örnek teşkil edecek cinsten bir konuyu gündeme taşıdı. Belgeselde, oldukça kalabalık bir grup üniversite öğrencisinin Amerika’da geçirdikleri bahar tatilinde neler yaşadıkları anlatılıyor. Florida’daki bir plaja tatil için giden gençler, orada cinsellik de dâhil her şeyi olabildiğince serbestçe yaşıyorlar. O kadar ki, cinsel birliktelik yaşadıkları insanların çoğunun isimlerini bile bilmiyorlar ya da hatırlamıyorlar. Kızlar kendilerini teşhir ederek sevileceklerini, erkekler ne kadar çok kadınla birlikte olurlarsa arkadaş çevrelerinde o kadar saygınlık kazanacaklarını düşünüyorlar. Belgeseli izlerken ilk bakışta, cinselliğin en pervasız halini anlatan bir içeriğe sahip olduğunu sansanız da, çok geçmeden sevgisizliğin en çıplak haline şahit olduğunuzu anlıyorsunuz. Belgesel, izlemeye başladıktan bir süre sonra gözünüze; sanki birlikteliği değil de yalnızlığı anlatıyor gibi gelmeye başlıyor.  Erich Fromm’un “Sevme Sanatı” isimli kitabında geçen bir pasaj belgeselle gözler önüne serilmeye çalışılan durumu aslında çok daha güzel özetliyor: “…Cinsel doyuma sığınmak bundan biraz farklıdır. Bu bir ölçüde yalnızlıktan kurtulmanın doğal ve normal bir biçimi, izole olma sorununun da yarı yarıya çözülmesidir. Ama ne var ki, yalnızlığından başka yollarla kurtulamayan birçok kişide cinsel doyum tutkusu, alkol ve uyuşturucu madde bağımlılığının benzeri bir hal alır, yalnızlığın doğurduğu korkulardan kurtulmak için girişilen umutsuz bir çabaya dönüşür, sevgisiz yaşanan cinsel ilişki, iki insan arasındaki uçurumu ancak o an için kapatabildiğinden, daha da artan bir yalnızlık duygusuyla sona erer.”

Ancak kendini tanıyıp seven bir kişi, gerçek bir aşkla sevebileceği insanı da tanıyıp sevebilme imkânına erişebilir ve ancak gerçek bir aşk gözleri kusurlara karşı, gözleri görürken de kör edebilir. Evlilik hukuki anlamda bu kadar şartla mukayyet olmuş ve gerçek aşkın önü hayatın görünür görünmez engelleriyle bu kadar tutulmuşken, aşkla kutsanmış bir evliliği tesis edebilmek de gerçekten zor görünüyor. Ama yine de aramaya değer. Çünkü ne demiş Yunus Emre:

“Âşık olamayan âdem benzer yemişsiz ağaca”

Yorumlar kapatıldı.

Kutsal Evlilikler ve Kalbe Kilitlenmiş Aşlar

Evlilik dışı ilişkiye hoş bakılmayan ve hatta bunun da ötesinde, evli olmayan iki kişinin birlikteliğinin cezalandırıldığı toplumlarda, evliliğe çoğunlukla kutsallık atfedilmesine şaşırmamak gerekir. Evliliğin kutsal olduğuna inanan bir insana, evliliğin neden kutsal bir kurum olduğunu sorduğunuzda; size vereceği muhtemel cevap, “iki insanın birlikteliğinin sevgi, fedakârlık ve sadakat gibi ulvi duygular üzerine inşa edilmesi gerektiği” şeklinde olacaktır. Aslında Tolstoy da böyle düşünüyordu, ki “Evliliğe kutsallık veren aşktır.” sözü ona aittir.

Bir şeye kutsallık atfetmek, o şeyin ilahi ya da kozmik düzenin bir buyruğu olduğuna inanmakla alakalıdır. Bu tanıma bakılırsa, aşk kadar kutsallığa müsait başka bir duyguya yeryüzünde rastlamak zor olsa gerek. Fakat aşkın mutlaka evlilik gibi hukuki bir anlaşmayla tescillenmesi gerektiği fikrinin aşkla bağlantısını kurmak da pek kolay sayılmaz. Öyleyse evliliği kutsal gören toplumların, esasında kutsal gördükleri şeyin aşk olduğunu düşünmek de biraz safdillik olacaktır.

Evlilik dışı cinsel ilişkiyi yasaklayan toplumların asıl gözettikleri şeyin, insanların aşksız cinsel ilişkiye girmelerini önlemek olmadığı açıktır. Bu toplumların evliliği kutsal görmelerinin arkasında yatan ön kabulün, evliliğin toplumsal düzenin korunmasına bir araç olarak görülmesi olduğu fikri, kulağa hakikatle daha fazla örtüşüyormuş gibi geliyor. Nitekim bu kabil toplumlarda, arada herhangi bir ilahi ya da dünyevi hukuki bir bağ tesis olunmadan gerçekleştirilen cinsel birleşmeler şiddetle karşılık görürken, eğer aynı şeyi evliyken yaparsanız, bundan doğacak mutluluğu herkes sizinle paylaşmaya hevesli görünecektir. Olsa olsa, “Evet, bir insan salt hayvani güdülerini tatmin için de cinsel birliktelik yaşayabilir, fakat hiç kimse kısacık bir bedensel haz uğruna bütün bir hayatını bir kişiyle geçirmeye yeltenmez” diye düşünülür. Böyle düşünenler için cinsellik eşlerin birbirlerine bağlanması ve neslin devamı için yalnızca bir araçtır, asıl amaç ise iki kişinin bir ömür boyunca birbirine bağlı kalması ve toplumsal devamlılığı sağlayan yeni bireylerin topluma kazandırılmasıdır. Ne var ki aynı kimseler, özellikle genç yaştaki insanların, bırakın cinsellik için evlenmeyi, o içgüdünün yarattığı stresin etkisiyle çok daha fazlasını yapabildiklerinin farkında değil gibidirler. Oysa özellikle gençlik rüzgarının esmekte olduğu serap dolu dönemlerde, birey davranışlarında cinsel dürtülerin de son derece kuvvetli bir belirleyici olduğu su götürmez bir vakıa olarak orta yerde durur.

Freud’un düşündüğü gibi, cinselliği insan davranışlarını yönlendiren en temel faktör olarak kabul etmesek bile, cinselliği indirgemeci bir biçimde tamamen sıradan bir biyolojik ihtiyaç olarak ele almamız da, cinselliğin insan hayatındaki çok yönlü etkisini gözden kaçırmamıza sebep olacaktır. Doyuma ulaşmamış bir cinsel dürtünün birçok psikolojik soruna yol açtığı bilinen bir gerçektir. Yasal bağlamda demokratik değerleri benimsemiş, fakat demokratik kültürün toplum yaşamında yaygınlaşamadığı toplumlarda; bu durumun bir sebebi de, cinsel dürtülerin toplum tarafından yadsınarak bastırılmaya zorlanması olabilir. Aslında karşılanmamış ve bastırılmış her ihtiyaç, ani hiddet patlamaları gibi birçok farklı ve tanınmayan formlarda yüzünü gösterebilir ve bunu fark etmek için illa psikolog olmaya da lüzum yoktur. Biriken içsel tazyik, enerjinin form değiştirmesi gibi öfkeye dönüştüğünde; ortaya çıkan öfke, bir karşılık bulunsun ki, yansıtma yapılabilsin diye kişileri kendine somut bir muhatap aratmaya zorlar. Diğer yandan serbest bırakılan libido ne kadar lanetlenirse lanetlesin, bu onun herkesin hayal dünyasında özgürce dolaşmaya devam etmesini engellemeye de yetmez. Nitekim günümüz istatistiklerine göre, internet üzerinde cinsel içerikli yayınların en çok izlendiği ülkelerin başını, çoğunluğu muhafazakâr ve mütedeyyin olarak bilinen Pakistan, Mısır, Suudi Arabistan vb. ülkelerin çektiği görülüyor. Hatta bunların bir kısmı, düpedüz teokratik rejim görünümü altında yönetiliyor. Peki, cinsel içerikli yayınlara bu denli ilgi gösterilen bu ülkelerde, cinselliğin bu denli kötü bir eylem sayılması nasıl sağlanıyor? 

Öyle yaşayamasa bile, öyle yaşanması gerektiğine gerçekten inanmış ve bu zaafa her düştüğünde onun gibi olamadığı için pişmanlık duyan insanlar sayesinde mi? Yoksa gerçekten kendini tamamıyla inançlarıyla tutarlı bir yaşam sürdürmeye adamış ve cinsel yaşamını ise tamamıyla evliliğin mahremiyetine özgülemiş, bırakın zinaya yaklaşmayı namahreme şehvetle bile bakmaktan özenle kaçınan birkaç samimi dindar sayesinde mi? Bu iki yaklaşım da, sanırım fazlaca iyimserlik içeriyor. Muhtemelen, zinanın ne denli büyük bir günah olduğunu anlatan ve her fırsatta ondan kaçınılması gerektiğini vurgulayan toplumların sözü dinlenir kişileriyle, cinsel içerikli yayınlara müptela olanların bir kısmını aynı kişiler teşkil ediyor. 

Her yerde olabileceği gibi, bu ülkelerde de, cinselliğin günah olarak kabul edilmesine rağmen, zaaflarına yenilen insanların olabileceğini ve bunun da son derece doğal bir durum olarak görülmesi gerekeceğini iddia edebilirsiniz. Fakat zaaflarına yenilen insan sayısının zaaflarına yenilmeyenleri geçtiğini fark ettiğinizde bu cevap size de pek tatmin edici gelmeyecektir. Verilebilecek bir diğer karşılık da, toplumsal norm ya da yasal mevzuatın bir ideale yönelik olduğu, dolayısıyla realitenin idealden her zaman sapmalar gösterebileceği türünde olabilir. Bu durumda önemli olanın, kendiniz ya da toplumunuz için doğruluğuna kesin olarak inandığınız ilkelerden vazgeçmemek olduğunu ileri sürebilirsiniz. Öyle ya; nasıl ki, sosyalist rejimlerde eşitlik amaçlanır ama yüzde yüz sağlanamaz diye orayı bir kapitalist ülke olarak nitelendirmek doğru olmaz. Ya da tersinden bakarsak, serbest piyasa ekonomisi kurallarının meri olduğu bir rejimde, ara sıra devletin ekonomiye müdahalesi oldu diye oranın aslında bir kumanda ekonomisi olduğunu söylemek de makul bir yaklaşım değildir. Öyleyse niçin bir teokratik rejimde de, benzer şekilde, esas alınan din kurallarına aykırı davranışlara rastlamayı tenakuz gibi değerlendirmek gereksin? Fakat bu kabulü aşırı genelleştirmek, resmi adı Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti olan Kuzey Kore devletini de adındaki demokratik ibaresinden ötürü demokratik kabul etmemiz gerekliliğine kadar bizi götürebilir. Oysaki söz konusu ülke, demokrasi sıralamalarının en sonunda yer alır. 

Aslında cinselliğe sınırlama getirmek, onun hayata yansımalarını yok etmeye hiçbir zaman yetmez. İnsanların akıllarından çıkaramadığı bir dürtüyü hasıraltı etmek, olsa olsa bizi kendimize yabancılaştığımız bir toplumsal yaşamın içine sürükleyerek iç çatışmalarımızı körükler. Gerçeklerle, onun yansımaları arasındaki benzerliğin tümden kaybolması, farkındalığı olmayan ikiyüzlülüklerin toplumsal düzeyde kanıksanmasından başka bir netice vermez. 

Doğrusu bireyin inancından yola çıkarak evlilik dışı cinselliği bir günah olarak görerek ondan kaçınması elbette saygı duyulası kişisel bir tercihtir, fakat bireysel tercih kapsamındaki konularla toplumsal düzeyde neden bu kadar ilgilenilir onu açıklayabilmek biraz daha zordur. Buna dair de, nesebin karışmaması, ahlakın bozulmaması ya da çocuğun iyi yetişmesi gibi gerekçeler dillendirilebilir. Ama bugün bu gereçlerin çoğu ortadan kaldırılabilir gibi duruyor. Konu ahlak tarafına çekilirse de, bunun ahlaksızlık mı yoksa bireysel bir tercih mi olduğu soru son derece su götürür meseledir. Gerçi bütün gerekçeleri kabul etsek bile, yine de bir toplumdaki önde gelenlerin, evlilik dışı ilişki yerine evliliği bu kadar özendirmelerinin altında gerçekte ne yattığını insan merak ediyor doğrusu. Bizim mutlu bir hayat sürmemizi bizden daha çok istedikleri için olabilir mi acaba?  Ya da Âşık Dertli’nin şiirinde geçen şu mısraları mı biliyorlar?

“Tek başıma olsam şaha gedaya kul olmam

Viran olası hanede evlad ü ıyal var”

Cinselliği gerçek manada evlilikten ayırabilmek ve evliliğe kutsallık veren “aşk”ı bu yolla gerçekten teminat altına alabilmek için evlilik dışı birlikteliğe hoşgörüyle bakmak gerektiği de ileri sürülebilir. Aslında bu tam anlamıyla bir paradokstur. Düşünsenize, evliliği aşkla kutsayanlar, cinsel doyum amacıyla kutsal olmayan evliliklerin lanetlenmemesi için evlilik dışı ilişkiyi hoşgörüyle karşılayacaklar. Çünkü aksi takdirde salt cinsel açlık itkisiyle yapılan “aşksız evlilik”lerin çoğalması tehlikesiyle karşı karşıya kalınacak ve böyle bir durumda, aşktan yoksun evlilikler kutsiyet kaynağını yitiriverecekler! Bu da bana pek öyle gibi gelmiyor; çünkü evliliğin birçok yönden önünün tıkanmadığı bir toplumda, kişiler cinsellik dürtülerini tamamen dışarıda bırakmadan da sevdiği insanı bulup onunla evlenebilir diye düşünüyorum. Bence en tehlikelisi ve en vahimi hem evlilik dışı cinselliğin hem sevgiye dayanan evliliğin önünün aynı anda tıkanmış olması durumudur.

Aslında çok kilit bir noktayı şimdiye kadar atladık: Evliliği kutsayan şeyin aşk gibi insanı yücelten bir kökene dayandığından gerçekten emin misiniz? Eğer evlenme kararının iki kişinin özgür iradesine bağlı olduğunu ve evlilik akdini de bu iradeyi beyan eden bir özel hukuk prosedüründen ibaret sanıyorsanız, bu konuda emin olmaya devam edebilirsiniz. Fakat evliliğin tarihi serüvenine bakılırsa, evliliğin özel bir ilişki olduğunu kabul etmek ve evriminin de özel bir ilişki yönünde ilerlediğini söylemek tam olarak gerçeği yansıtmayacaktır. Çünkü evlilik, ilkel toplumlarda, tamamen mensup olunan kabileye ait bir karardı. Örneğin bir gün ailenizin karşısına çıkıp ben falan kişiyi seviyorum ve onunla evlenmek istiyorum diyemezdiniz. Böyle bir laf ederseniz de, size en iyi ihtimalle çıldırmış gözüyle bakarlardı. İlkel kabilelerde âşık olmak, evlenmek istemenin bir gerekçesi kabul edilmediği gibi, böyle bir durum hoş da karşılanmazdı. Örneğin Aborjinler’de, sevdiği adamla evlenmek için kaçan bir kadın neredeyse bir fahişe gibi iffetsiz bir kadın sayılırdı. Esasında benzer şekilde, evliliğin sevgiye dayanan karşılıklı bir karar olmayıp, toplumsal bir konu olduğu fikri hemen hemen her kültürde kendine karşılık bulabiliyordu, bu yüzden birçok çiftin birbirlerini evlenecekleri gün tanıması da alışılagelmiş bir hadiseydi. Dahası, bizde beşik kertmesi olarak bilinen adet, yine benzer şekilde Çin, Japonya ve Hindistan gibi ülkelerde de yaygın bir gelenekti.

Evlilik kurumunun geçmişinde sevginin çok önemli bir yerinin olmayışı, bizim bugün de evliliğe aynı gözle bakmamızı elbette gerektirmiyor. Doğrusu ben hâlâ, iki kişinin evliliğini bir angarya olmaktan kurtaran ve ona kutsallık veren şeyin aşk olduğuna inananlardanım. Fakat gerek modern toplum yaşayışında gerek geleneksel toplumlarda evliliğin sevgi temelinde yükselmesine uygun bir zemin sunulduğundan emin olabilmek zor. Bunun en önemli göstergesi, çoğumuzun sevmeye dair bir öğrenim görmeden yetiştiriliyor oluşumuz. İnsanın birini sevebilmesi, ancak kendini sevebilmesi ve tanıyabilmesiyle mümkün olabilecekken; çocuk yetiştiren ailelerin bu yönde bir çaba ve hassasiyet sergilediklerine pek şahit olamıyoruz. Her daim gözümüz gibi sakındığımız biricik çocuklarımızın, kaçta yatıp kaçta kalkacağıyla ilgilendiğimiz kadar, nedense kendisini nasıl seveceğine ve tanıyacağına dair akıl yürütmeyiz. Hâlbuki kendini sevemeden ve tanıyamadan yaşanan bir hayat, bir bedeni oradan oraya taşımaktan başka hiçbir anlam duygusu sunmaz bizlere. Anlamdan yoksun bir hayatsa bireyin hedonizme kayışını kaçınılmaz kılar ve insanı anlık zevklerin kölesi haline getiriverir.

Bir şeyden kendimizi mutlak olarak yoksun hissetmek istersek, onunla kendimizi tıka basa doyurmayı denemek en iyi yol olsa gerek. Bazı Batı toplumlarının içine düştüğü tuzak da sanırım bu! Çünkü baksanıza; evlilik dışı cinselliğin fazlasıyla serbestçe yaşanabildiği ve normal karşılandığı böyle toplumlarda da, konu sevmeye gelince işlerin o kadar da yolunda gitmediği ortada. Burada sorgulanması gereken asıl nokta, kişilerin özgür bırakılınca ne hallere düştüğünden çok, sevme yetisi edinilmeden özgür bırakılan libidonun uyuşturucuya benzer bir nesne muamelesi görmeye başlaması olmalı. Böyle bir halde, bırakın insanın sevgiye ulaşabilmesini, bu ihtimali tümden yitirmesi de söz konusu olabiliyor.

Yakın zamanlarda çekilmiş ve Türkçeye “Özgür Nesil: Yeni Cinsel Devrim” ismiyle tercüme edilmiş bir belgesel,  tam da cinselliğin nesneleştirilmesi sözüne örnek teşkil edecek cinsten bir konuyu gündeme taşıdı. Belgeselde, oldukça kalabalık bir grup üniversite öğrencisinin Amerika’da geçirdikleri bahar tatilinde neler yaşadıkları anlatılıyor. Florida’daki bir plaja tatil için giden gençler, orada cinsellik de dâhil her şeyi olabildiğince serbestçe yaşıyorlar. O kadar ki, cinsel birliktelik yaşadıkları insanların çoğunun isimlerini bile bilmiyorlar ya da hatırlamıyorlar. Kızlar kendilerini teşhir ederek sevileceklerini, erkekler ne kadar çok kadınla birlikte olurlarsa arkadaş çevrelerinde o kadar saygınlık kazanacaklarını düşünüyorlar. Belgeseli izlerken ilk bakışta, cinselliğin en pervasız halini anlatan bir içeriğe sahip olduğunu sansanız da, çok geçmeden sevgisizliğin en çıplak haline şahit olduğunuzu anlıyorsunuz. Belgesel, izlemeye başladıktan bir süre sonra gözünüze; sanki birlikteliği değil de yalnızlığı anlatıyor gibi gelmeye başlıyor.  Erich Fromm’un “Sevme Sanatı” isimli kitabında geçen bir pasaj belgeselle gözler önüne serilmeye çalışılan durumu aslında çok daha güzel özetliyor: “…Cinsel doyuma sığınmak bundan biraz farklıdır. Bu bir ölçüde yalnızlıktan kurtulmanın doğal ve normal bir biçimi, izole olma sorununun da yarı yarıya çözülmesidir. Ama ne var ki, yalnızlığından başka yollarla kurtulamayan birçok kişide cinsel doyum tutkusu, alkol ve uyuşturucu madde bağımlılığının benzeri bir hal alır, yalnızlığın doğurduğu korkulardan kurtulmak için girişilen umutsuz bir çabaya dönüşür, sevgisiz yaşanan cinsel ilişki, iki insan arasındaki uçurumu ancak o an için kapatabildiğinden, daha da artan bir yalnızlık duygusuyla sona erer.”

Ancak kendini tanıyıp seven bir kişi, gerçek bir aşkla sevebileceği insanı da tanıyıp sevebilme imkânına erişebilir ve ancak gerçek bir aşk gözleri kusurlara karşı, gözleri görürken de kör edebilir. Evlilik hukuki anlamda bu kadar şartla mukayyet olmuş ve gerçek aşkın önü hayatın görünür görünmez engelleriyle bu kadar tutulmuşken, aşkla kutsanmış bir evliliği tesis edebilmek de gerçekten zor görünüyor. Ama yine de aramaya değer. Çünkü ne demiş Yunus Emre:

“Âşık olamayan âdem benzer yemişsiz ağaca”

Yorumlar kapatıldı.

Mission News Theme by Compete Themes.