İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Neuralink Nedir ve Ne İşe Yarar? Elon Musk Neuralink ile Yapmak İstiyor?

Bugüne kadar hep beynimiz bizi kontrol etti. Peki, bundan sonra biz onu kontrol etmeyi başarabilirsek neler değişebileceğini hiç düşündünüz mü?.. Kim bilir, insana dair bütün hikayeyi belki baştan yazmamız gerekebilir.

Bugüne kadar daima beynimizin bizi kontrol etmiş olmasına rağmen, biz insanoğlu yine de beynimiz sayesinde çok şey başardık. Yani beynimizle ve beynimize rağmen ilerledik. Öyle ki, dünyayı şekillendirdik; öyle ki, dün düşünmek zorunda olduğumuz birçok şeyi sonradan düşünme gereği bile duymayacak kadar temin edebilir olduk. Bugün etrafımızda gördüğümüz ve hatta görmediğimiz birçok şeyi onunla yaptık. Ne var ki bir konuda eksiğimiz hala çok fazla gibi duyuruyor: Beynimizin kendisi hakkında çok şey bilmiyor, dahası ona çok az hükmedebiliyoruz.

Her şeye sahip bir adam, gönül darlığına çare bulamayıp her şeyini geride bırakarak hayatına son vermeyi seçebiliyor. Örneğin, tüm dünyaca sevilmeyi başarmış ünlü bir komedyen olan Robin Williams; zihnindeki hiçliğin yarattığı karanlığı, hayatın anlam ışığıyla aydınlatmayı başaramadığından dolayı kendini topyekun bir karanlığın içine götürmeyi tercih edebiliyor.

Diğer taraftan büyük zeka Stephen Hawking, frontal lobu fevkalade çalıştığı için evrende inanılmaz bir düşünce cümbüşü içinde gezintiye çıkmayı başarabilmesine rağmen, ömrü boyunca kendi ayaklarını kullanarak bir adım öteye gidemiyor.

Dahası mı? Yıldızların rahat uyuyabilelim diye, yalnızca göz kırparak birbirleriyle anlaştığı zifiri gecelerde uykumuz kaçıveriyor ve biz bir türlü uyumak istesek de uyuyamayabiliyoruz. Her şey yolunda giderken tükendiğimizi hissedip bazen ağlıyor; her şeyin kötüye gittiğini düşündüğümüz bazı anlarda da, hiçbir şey olmamış gibi içten bir gülümsemeyle adeta dünyaya meydan okuyabiliyoruz. Ne ki bizde iz bırakmışsa onu unutamıyor ve geçmişin acı ve sevinçlerini hep boynumuzda taşıyoruz. Ancak gün geliyor ki, canımızdan çok sevdiğimiz evladımıza “Sen kimsin?” diye sorabiliyoruz, çünkü Alzheimer olup beynimiz hızlıca tahrip olunca, aynalar bize, bizim hakkımızda hiçbir şey anlatmaz oluveriyor. Ve sonunda İvan İlyiç gibi, üstelik bunca yaşanmışlığa rağmen biz de ölüyoruz. İşte tüm bunların hepsi beynimizde olup bitiyor, fakat biz ona ulaşmakta çok güçlük çekiyoruz. Adeta her şeye dokunabildiğimiz ama kendimize yaklaşamadığımız bir hayatın içinde yürüyüp, yeri ve zamanı belirsiz kapılarda en büyük belirsizliğe geçiyoruz. Bu noktada asıl soru sanırım şu: Kendimize, yani beynimize gelecekte daha yakın olmayı başarabilir ve kendimiz üzerinde daha fazla söz sahibi olabilir miyiz? Neuralink ve benzeri girişimler sayesinde bu fikirler belki gerçekleşebilir.

Neuralink projesi gibi beyne çip yerleştirerek insan beynine erişme ve oradan da insan zihnini yapay zekayla harmanlamaya götürme düşüncesi, kulağa tam anlamıyla bilim-kurgusal bir içerikte geliyor olabilir. Nitekim Netflix’te yayımlanan ve tüm dünyada büyük bir yankı uyandıran Black Mirror isimli dizinin takipçileri, serinin ilk sezonda yer alan “The Entire History of You” bölümünü hatırlayacaklardır. Dizinin bu bölümde insanların beynine gömülen bir çip düşüncesinden yola çıkılıyor ve tam da Neuralink projesine paralel bir gerçekliğin beşeri ilişkilere nasıl izdüşümleri olabileceği ele alınıyordu. Bölümü henüz izlemeyip izlemeyi düşünenlerin heyecanını kaçırmamak için burayı fazla spoiler vermeden geçiyorum. (Burada yabancı kelime kullandığım için beni ayıplayanlar olabilir, tamamen haklılar fakat spoiler kelimesine Türkçe karşılık bulamadım.)

Dizinin sözünü ettiğim bölümünü ilk izlediğimde, doğrusu ben de senaryoda yer alan birçok sahnenin gerçeküstü fantezilerden kopup gelmiş olduğunu düşünmüştüm. Fakat, bu bölümüb ilk olarak 2011 senesinde vizyona girmesinin ardından geçen zaman içindeki gelişmeler sebebiyle benim fikrim bugün epey değişmiş durumda. O kadar ki, artık dizide geçen olayların, yakın gelecekte gerçekleşmesi beklenenlere göre geride kalabileceğini bile düşünür oldum. Elbette tüm bunlar akşamdan sabaha olabilecek bir hadise gibi durmuyor ama nörobilim alanındaki çalışmaların tam gaz sürdüğünü gördükçe, bunun çok da uzak olmayan bir gelecekte gerçekleşeceğine dair beklentilerim de güçlenmiş durumda. Bugüne gelecek olursak, beklentilerimin artmasıyla ateşlenen hayal gücüm, geçen hafta tanıtılan bir çiple birlikte istemsizce yeniden harekete geçiverdi. Başrolde ise yine bilindik müteşebbis Elon Musk var ve bu seferki projesinin adı Neuralink.

Elon Musk

Esasında Neuralink ismi, aynı zamanda bu çipi üretmeyi planlayan şirketle aynı ismi taşıyor ve bu şirket 2016 yılında kuruldu. Beyin-bilgisayar arayüzü araştırmalarının öncü adımları ise, 1970’li yıllarda Amerika Savunma Bakanlığı’na bağlı olarak çalışan DARPA kurumu tarafından atılmıştı. Halihazırda Neuralink şirketi gibi, beyin-bilgisayar arayüzü geliştirme projeleri üzerinde çalışan Kernel, Paradromics ve NeuroPace gibi başka şirketler de bulunuyor. İşin heyecan verici ve ilgi çekici olan tarafı ise, Elon Musk sayesinde bu yönde yapılan girişimlerin, küresel gündemin baş maddesi olacak kadar herkesin dikkati çekmeye başlanmış olması. Bu arada, Elon Musk 28 Ağustos tarihinde yapmış olduğu tanıtımın amacını da zaten bu şekilde açıklamıştı: Dünyada herkes bizi duysun ve yeryüzündeki en iyi nörobilimciler bizimle çalışmak için bize başvursun.

Neuralink denilen bu çip hayatımızı nasıl değiştirebilir?.. Fakat bu can alıcı vuruculuktaki esas soruya geçmeden önce, isterseniz “Neuralink nedir?” sorusuna kısaca yanıt arayalım.

Neuralink dediğimiz cihaz bir beyin implantı… İmplant dediğimiz, biyolojik dokulara insanlar tarafından yerleştirilen “insan yapımı” cansız maddeleri tanımlamak için kullanılan bir terim. Örneğin kalp pilleri ve stentler, kardiyovasküler sistemi desteklemek için kullanıldığını bildiğimiz implant örneklerinden bazıları. Çok kısa sürede meşhur olmuş Neuralink denilen bu implant da, beyne yerleştirilmek için tasarlandı ve beyindeki binlerce nöron (sinir hücresi) ile bağlantı kurmayı amaçlıyor. Yani artık beynimizle çok daha kolay ve pratik şekilde bağlantı kurabilecek potansiyelde yeni bir cihaz ile karşı karşıyayız.

Bizim Küçük Evrenimiz… Beynimiz Nasıl Çalışıyor?

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen”

Şeyh Galip

Ne diyor Şeyh Galip yukarıdaki beytinde: Ey ademoğlu, kendine iyi bak, ve hafife alma; çünkü sen evrendeki yaratılmışların göz bebeği olan insansın.

Peki, insan nedir? Bu soruya da Mevlana’dan alıntıyla cevap verelim.

kardeşim sen düşünceden ibaretsin, geriye kalan et ve kemiksin.
Gül düşünür gülistan olursun
diken düşünür dikenlik olursun…

Mevlana

Evet, tam da Mevlana’nın dediği gibi, biz insanlar düşünceden ibaretiz. Aksini düşünecek olan var mı? Belki olabilir. Fakat düşüncenin gücünü de kim yadsıyabilir? Bilinci kapalı bir insanın acı çektiği ya da mutluluktan havaya uçtuğu nerede görülmüş?

Beyin denilince aklımıza çoğunlukla bilincimiz ve zekamız gelir. Sahiden de karmaşık bir problemi çözebilmemizi, yeniliklere hızlıca adapte olmamızı, konuşabilmemizi, akıl yürütmemizi; kısacası okulda derslerden iyi not almamıza sağlayan bilişsel yetilerimizi beynimizin frontal bölümüne borçluyuzdur. Bu yüzden de, söz gelimi, çetrefil bir durumu hemen kavrayan, aradaki ilişkileri algılayan ve çözümleyebilen birini gördüğümüzde hemen onun zeki biri olduğuna kanaat getiririz.

Hem kendimizin hem de çocuklarımızın zeka yüksekliğiyle övünmekten çok büyük bir manevi tatmin duyarız da, neden gözümüzün keskinliğiyle göğsümüz o kadar kabarmaz?

-Oğlumuz okulu birincilikle bitirdi halası, zeka küpü maşallah.

-Ah hiç sormayın, bu sene matematikten çaktı, aslında çocukta zehir gibi zeka var, ama çalışmıyor işte haylaz… Şu bilgisayar oyunlarına verdiği kadar kafasını derslere verse, okulunun birincisi olacak.

Kim bilir, bilişsel yetilerimizi bu denli gurur vesilesi olarak saymamızın altında, belki de bizi birbirimizden ayırabilecek en önemli farklılıkların orada, yani beynimizde olduğuna içten içe duyduğumuz inanç yatmaktadır.

Mademki zekidir, o kimsenin beyni de saat gibi kusursuz bir işleyişi sahip olmalıdır. Ama durun, çünkü durum hiç de böyle değildir, zira en karmaşık problemleri çözmekte hiç zorlanmayan birisi, başkalarına çok basit ve sıradan gelen bir hareketi beynindeki bir aksaklıktan dolayı yapamıyor durumda olabilir. Yıllarca tekerli sandalyeye bağlı olarak yaşayıp ölmüş Stephen Hawking’i tekrar hatırlayalım. O gerçekten de, motor nöronların tahrip olduğu ALS hastalığına çok genç denilebilecek yaşlarda yakalandığı için, ömrünün büyük bölümünü neredeyse vücudunu hiç hareket ettiremeden geçirmişti. Oysa son zamanlarına kadar muhteşem bir zekayla ömrünü tamamladı. Tabii konunun ehemmiyeti ve şümûlü bununla da sınırlı değil, zira hemen hemen bütün psikolojik rahatsızlıkların kökeninde de beyindeki işleyiş saklı. Muhtemelen söz konusu bu rahatsızlıklardan bir kısmını duymuş bir kısmını duymamışsınızdır. Oysa bu rahatsızlıklar arasında, mahiyetini bildiğinizde sizi çok şaşırtacak ve ihtimal ki sağlıklı bir insan olarak anlamakta zorlandıklarınız olacaktır. Çeşitli duygu durum bozukluklarında söz ediyorum. Örneğin hiç asansörde biriyle karşılaştığında dahi, ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalmış birinin hissettiğine benzer bir heyecana kapılan sosyal anksiyete bozukluğundan mustarip birileri olduğundan haberiniz oldu mu?

Aya ilk kez ayak basan bir astronot bile evde çocuğunu severken elinde hesap makinesi taşımaz, dahası trafikte sinirlendiğinde o da bizim gibi çok akıl dışı öfke patlamaları yaşayabilir. Sözün özü duygularımızın, zekamızdan çok daha büyük oranda hayatımız üzerinde hakimiyeti olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. “Bunun başka delilleri de var mı?” derseniz; etrafınıza bakın ve zekamıza hitap eden uyaranlarla, duygularımıza hitap eden uyaranları bir karşılaştırın derim. Eğer zekamız, yaşamımızda duygularımızdan daha ağır basan bir belirleyici olsaydı ve biz tam anlamıyla rasyonel bir varlık olsaydık, hiç şüphesiz ki bize bir şeyler pazarlama uğraşında olan şirketler etrafımızı şirin görsellerle bezenmiş sloganlar yerine, matematik formüllerle süslenmiş entelektüel saptamalar içeren sözlerle doldururlardı.

Stephen Hawking’in dışarıdan bakılınca çok net bir biçimde etkileri görülebilecek bir hastalığı vardı ve buna sebep olan şeyin onun beynindeki kaslara uyarım emri gönderen nöronların istemsizce yok oluşu olduğu biliniyordu. Peki sizce beynimiz sadece bu ve buna benzer nörodejeneratif bir sorunla karşı karşıya kaldığında mı bizim elimizi kolumuzu bağlayan bir aygıta dönüşür? Hiç sanmıyorum.

Kafamızın içindeki sesleri susturamadığımız için yapamadığımız çok şey vardır. Yapmak istediklerimiz ve yapabildiklerimiz arasındaki uçurumu derinleştiren şey, çoğu zaman hastalık olmayan ama hayallerimizi sekteye uğratan duygu durumları ile yakından ilgilidir. Örneğin ben neden şu anda, sizin için bu yazıyı yazıyorum? Erteledikçe ertelediğim, hatta birçoğundan vazgeçtiğim hiç mi hayalim yok?

Özgür irademiz ne kadar özgürdür? Kişisel korkularımız, belirsizlikten kaçınma eğilimimiz, gelecek kaygılarımız, toplumun dışına itilme yönünde duyduğumuz ürküntü, hırslarımız, dürtülerimiz ve bizi özbenliğimizden sürekli şüpheye düşüren sorularımız nereden kaynaklanıyor? Bu ve benzeri duyguların sürekli baskısı altında olduğu hâlde özgür kabul edilen iradelerimiz, gerçekten istediklerini seçebiliyor mu? Yoksa irademizin seçtikleri, istedikleri olarak mı kabul ediliyor? İstediğini seçmekte özgür kabul edilen insan, istediğini istemekte ne kadar söz sahibi olabiliyor? Bunlar cevaplaması kolay sorular gibi görünmüyor.

E bizim homoekonomikus’a (bireyin rasyonel bir biçimde kendi faydası peşinde koşması) ne oldu? O zaten hiçbir zaman olmadı. Çünkü çıkarının peşinde koşmak ile çıkarının peşinde koşarken rasyonel olmak her zaman birbirinden farklı iki kavrama karşılık geliyordu, olsa olsa biz biraz geç fark etmiş olmalıydık. Şair’in de dediği gibi “isteği gerçekleştirmez istemenin yoğunluğu” ve hiçbir zaman da gerçekleştirmedi. Bilakis çoğunlukla, istemenin yoğunluğu bizi hırslara ve bazen de karamsarlığa sürükleyerek, istediğimizi gerçekleştirmemize engel bile oldu.

Tüm bu karmaşık süreçlerin kaynak merkezi ise hiç şüphesiz beynimizdir. Beynin işleyişine ve özellikle beynin “bilinç” denen o karmaşık ve gizemli fenomeni ortaya çıkarmasına ait bildiklerimiz şu an için oldukça sınırlı. Çünkü beyin ki, dışındaki her şeyi, içindeki işleyiş prosesinin imkan verdiği ölçüde anlamlı kılan bir organ. Neşet Ertaş’ın da dediği gibi, şu işe bak ki “kainat insanın beynine sığıyor, sığıyor da yer bile işgal etmiyor”. Peki bunu nasıl yapıyor?

Aklınıza bugüne kadar gördüğünüz ve içinizden en işlevsiz kişi olarak düşündüğünüz bir kimseyi getirin, hatta bu kişinin varlığı toplum açısından yarardan çok zarar getirdiğine inandığınız biri de olabilir. Ve düşünün ki, bu kimsenin ağzından bugüne kadar makul tek bir söz bile işitmemişsinizdir. Ve yine tasavvur edin ki, işte bu adamın beyni bile aslında muazzam ve bir o kadar da karmaşık bir işleyişe sahip.

Beynimizde 90 milyara yakın nöron bulunur ve bu nöronlar birbirleriyle bağlantı halindedir. Bu bağlantılar yoluyla nöronlar birbiriyle iletişim kurar ve bu iletişim ağının oluşturduğu sonsuz karmaşık yapı bizim duyularımızı, duygularımızı, düşüncelerimizi, hislerimizi şekillendirir. Sonsuz karmaşık yapı diyorum, çünkü beynin şekillenmesinde 2 üzeri 90 milyar farklı olasılıktan söz edilebilir. Yani bizi biz yapan her ne varsa, onların hepsi bu sonsuz olasılığa gebe oluşumun içinde saklıdır.

Klasik bir nöron, yani sinir hücresi üç kısımdan oluşuyor. Nöronlar birinden diğerine iletimi sağlayan akson yolu denilen kablo benzeri bir formla, diğer nöronun dentrit denilen alıcısına bağlanıyor. Akson ile dentrit arasında ise sinaps denilen bir boşluk var. Bu boşluklarda nörotransmiterler adındaki biyokimyasallar sinir iletimine destek sağlıyor. Nöronun gövdesinde ise soma yer alıyor. Her ne kadar, iletişim bu yolla sağlanıyor olsa da, bunun dışında bağlantı kurma yolları da yok değil ama klasik iletişim yolu ve nöron yapısı bu şekilden ibaret.

Tüm bunlardan anlaşılabileceği üzere beyin elektrokimyasal bir işleyişe sahip ve bu yüzden de bu işleyiş sırasında nöronlar etrafında elektrik alanlar oluşuyor. Neuralink denilen cihaz da, beyindeki bu elektrofizyolojik alan potansiyelindeki değişimi anlık olarak izleyebilmeyi sağlıyor.

Tüm bunlar sizde ne kadar heyecan uyandırdı, bilmiyorum. Fakat esasına bakarsanız Neuralink denilen bu cihazın yaptığı şey, başta da değindiğimiz gibi, yeri yerinden oynatacak muhtevada bir gelişme şimdilik bize sunmuyor. Neden mi? Çünkü beyin dalgalarını kayıt altına alma işlemi Neuralink şirketinin kuruluşunun ve dolayısıyla bu projenin hayata geçirilmesinin çok öncelerinde de yapıyordu ve hala da yapılıyor.

Diğer taraftan, zaten uygulamada var olan bir işlemi, düne göre çok daha pratik bir şekilde yapabilen bir mühendislik harikasıyla karşı karşıyayız: Bozuk para büyüklüğünde bir çip ve o çipi beyne, kişiye hiç anestezi yapılmasına gerek duyulmaksızın implante edebilen bir robot. Ama hadisenin heyecan uyandıran tek boyutu da bu değil. Çünkü Elon Musk, Neurolink tanıtım demosunu sunarken, bu çalışmanın geleceğiyle ilgili söyledikleri sahiden kalpleri pır pır ettirecek türden sözlerdi. Ona göre, Neurolink yakında beynimizdeki akıllı telefon benzeri bir alete dönüşecek ve yakın bir gelecekte bunun maliyeti yine bir akıllı telefon fiyatı kadar düşük tutarda olacak. Yani isteyen birçok insan montaj dahil, Neuralink’e erişelebilir fiyatlarla sahip olabilecek. 🙂

Neuralink Şu An Ne İşe Yarıyor?

26 ağustos 2020 tarihinde Elon Musk’ın yaptığı sunumda neler yer alıyordu? Özetle anlatayım.

Öncelikle Musk Neuralink’in ne işe yaracağından bahisle, kafanızın içine yerleştirilmiş dışarıdan görülmeyen bu cihazla beyin ve omirilik kökenli rahatsızlıkların çözülebileceğini iddia etti. Saydığı rahatsızlıklar arasında, çağın yaygın sorunlarının belki de en önemlileri yer alıyordu: Depresyon, endişe bozuklukları, uykusuzluk hastalığı, hafıza kaybı, işitme ve görme eksikliği…

Sunumda üç tane domuz gösterildi. Neden üç tane?

Birinci domuz hiçbir operasyon geçirmemiş, bakın görün, denildi.

İkinci domuza Neuralink implante ettik, fakat sonradan çıkardık, ona da bakın. Bakın ki, hiç operasyon geçirmemiş domuza göre sağlığında hiçbir bozulma olmadığını görün. Gördüğünüz üzere, hayatına kaldığı yerden aynı esenlik içerisinde devam ediyor. (Ki bu da, aletin ne kadar güvenilir olduğuna ve yan etkileri olmadığına dair bir delil olarak sunuldu.)

Sonra üçüncü domuza geçildi. Adı Gertrude imiş. Tanıtım sırasında, Gertrude isimli domuzda Neoralink olduğu söylenerek domuzun hemen arkasındaki dev ekrana domuzun beyin aktivitesindeki değişim yansıtıldı. Domuz önündeki yemi kokladığında bip sesleri duyuldu, zira aktivite hızlanmıştı.

Şimdi gelelim bu cihazın esas itibariyle ne yaptığına…

Bu alet esasında bir BMA; yani beyin makine arayüzü denilen bir teknolojik alet. Örneğin EEG, fMRI diye bildiğimiz cihazlar da aslında bir BMA cihazı ve onlar da beyin aktivitesi kaydı yaparak bunları bir bilgisayara aktarıyorlar. Elbette bu cihazlar da kendi içlerinde çeşitli özellikleri bakımından farklı sınıflandırmalara tabi. Bunun dışında bir de kısaca TMS denilen bir alet var, bunun Türkçe açılımına transkraniyal manyetik uyarım diyebiliriz, ki bunun da elan birtakım psikolojik rahatsızlıklarında tedavisinde kullanıldığı biliniyor. Esasında TMS de bir BMA cihazı fakat bu veri kaydetmek yerine beyne uyarım göndermekte kullanılıyor. Öyleyse özetle BMA cihazlarının, beyin aktivitesi kaydı alma ve beyne dışarıdan aktarım yapma amacıyla geliştirilmekte olduğunu söyleyebiliriz.

Tekrar Neuralink’e gelirsek, yukarıda da değindik, bu cihaz öncelikle kayıt yapıyor ve yine gördük ki bu çok yeni bir şey değil.

Öyleyse “Beynimin elektrofizyolojik kayıtlarım ne işe yaracak?” diye sorabilirsiniz?

Evet, cihaz kayıt yapıyor ama bu kayıtlar kablosuz bağlantı yoluyla bilgisayarlara ya da günümüz mobil cihazlarına aktarılıyor ve aktarılan bu veriler koda dönüştürülüyor. Bu sayede bilgisayarlar bu cihazdan gelen verileri okuyabiliyor. Bir yönüyle akıllı saatin nabız kaydınızı, akıllı cihazınıza göndermesi gibi, bu cihaz da beyninizdeki aktiviteyi gönderiyor. Fakat Neuralink bunu yaparken, bu işlemiş diğerlerine göre çok daha inovatif bir mimariyle gerçekleştiriyor ve dikiş makinesine benzeyen bir robotla da işin cerrahi işlemini çok daha pratik bir hale getiriyor. Elbette bu kayıtlara bir süreklilik kazandıracaktır ve bu da verileri işleyen ve yorumlayan bilgisayar programları ya da yapay zekaların işini kolaylaştıracaktır. Zira beyin dalgalarındaki örüntüleri çözmenin de bir zaman gerektireceği şüphesiz. Yine şunu atlamayalım ki, beyindeki aktivite aynı zamanda düşünceleriniz demek. Zaten cihazın kısa vadeli yapmayı planladığı şey de tam olarak bu denilebilir. Örneğin felçli bir hasta, sadece düşünce gücüyle, ellerini hareket ettirmeye ve klavyeye dokunmaya ihtiyaç duymadan bilgisayarda düşündüklerini metne dökebilecek. Aynı şekilde diğer işlemleri de yapabilecek.

Bu arada Neuralink, henüz hiçbir insan üzerinde denenmedi ve bunun için FDA onayı bekleniyor. Kurum onayının bu sene içinde gelmesi bekleniyor ama sahiden gelecek mi orasını şimdiden bilmiyoruz.

Neuralink Projesinin Gelecek Planları Neler?

Neuralink ile ilgili şu ana kadar bildiklerimizden anlaşılan o ki, bu cihaz şimdilik yalnızca sınırlı bir kullanım alanına sahip olacak ve daha çok felçli hastaların hayatını kolaylaştırmaya yönelik tıbbi bir ekipman olarak kullanılacak.

Zaten şirketin resmi İnternet sitesinde, şu an için Neuralink’in ağırlıklı olarak tıbbi cihazlar yapmaya odaklandığı ibaresi açıkça yer alıyor, fakat hemen bu sözlerin arkasından cihazın “tıbbi olmayan yerlerde uygulama imkanına kavuşmasının umulduğu” da yine şirket tarafından ifade edilmiş. Gerçi Elon Musk’ı biraz olsun tanıyanlar için, onun iddiasının ve uzun vadeli hedeflerinin bundan çok daha ötesine işaret edeceğini kestirmek hiç de zor olmayacaktır. Musk’ın bu amacını da şöyle özetleyelim: Yapay zekayla ortaklaşa bir yaşam süren (simbiyotik) bir insanlık.

Esasında Musk, yapay zekayı medeniyetimiz için Kuzey Kore’den bile daha büyük bir tehdit unsuru olarak gördüğünü seneler öncesinde dillendirmişti. Üstelik, Musk’ın öngörülerini ne ölçüde gerçekçi bulduğumuzdan bağımsız olarak düşünsek bile, yapay zekanın yaşadığımız an itibariyle dahi kimi insanlar için savurduğu tehditlerin bir kısmının şimdiden gerçekleşmiş olduğunu bizzat gördük ve görüyor da sayılırız. Çünkü düne kadar emeğimizle dahil olduğumuz birçok işi, artık bizim yerimize tamamen otomasyonlar yaparak bizi saf dışı bırakmaya çoktan başladıkları ortada. Diğer yandan yine bazılarımız da halihazırdaki işimizi, teknolojik yeniliklerinin hızına uyum sağlayamadığımız için yitirebiliyoruz. Bu yönden değerlendirecek olursa “teknolojik işsizlik” dediğimiz olguyu Musk’ın ileri düzey senaryolarının ilk aşaması gibi ele alırsak da, sanırım yanılmış sayılmayız.

Musk’ın ortaya koymuş olduğu bu fütüristik hedef ne zaman gerçekleşebilir? Gelin bu sorunun yarattığı karanlığı biraz olsun silebilmek için California Üniversitesi‘nde nörobiyoloji profesörü olarak görev yapan Andrew Hires’a kulak verelim.

Hires’a göre Musk’ın yapay zeka ile bütünleşmiş bir insan zihni kurma düşüncesi şu an için güzel bir hayal fakat bu hayalin gerçekleşmesi imkansız olmasa da, o noktalara varabileceğimize şimdiden kesin gözüyle bakmak zor. Çünkü tek tek nöronları uyaracak kadar hassas elektrotlara henüz sahip değiliz ve belki daha da önemlisi, beynin kendisini daha iyi anlamak için de daha epey almamız geren yol var. 

Bilim İnsanları Ne Diyor?

BBC’de çıkan bir haberde, İngiltere merkezli bir bilim kurumunun konuyla ilgiliyi yapmış olduğu ve içinde Newcastle Üniversitesi’nde sinirsel arayüzler alanında çalışan Prof. Andrew Jackson’a atıf bulunan bir basın duyurusuna Musk’ın Twitter üzerinden verdiği cevap yer aldı.

Jackson’a göre ortada devrimsel diye sunulacak pek bir şey yoktu. Yapılan şey beyne çok sayıda elektrot yerleştirmenin mühendislik açısından zorluklarını çözmekten ibaretti. Oysa 1024 elektrot kanalıyla bu işi yapmak günümüz için çok da etkileyici sayılmazdı ama bunu kablosuz olarak aktarmak ve robotik yerleştirmeyi başarmak iyi bir teknolojik adım olarak nitelendirilebilirdi. Diğer yandan önemli olan beyinden gelen verilerin ne yapılacağı sorusuydu ve Musk’ın gösteriminde bu soruya yönelik hiçbir yenilik yoktu. Ayrıca Jackson, böyle bir çalışmanın, neden hakemli bir bilimsel dergide yer almadığını da merak ediyordu.

Musk’ın bu basın duyurusunun yer aldığı metne karşılık verdiği Twitter’daki yanıt şu oldu: Maalesef ki, fikirlerin değerine fazla ağırlık verip, bunları gerçekleştirmeyi küçümsemek akademide çok yaygın. Mesela Ay’a gitme fikri basittir ama Ay’a gitmek zordur.

Tabii Twitter’daki tartışmaya çok sayıda katılan oldu. Doğrusu ben de bu noktadaki fikrimi Musk’ın düşüncesine yakın buluyorum. Evet, adı geçen bilim insanın söyledikleri hiç de yabana atılacak tespitler içermiyor, fakat Musk’ın hakkı da hiç hafife alınmadan kendisine teslim edilmeli. Çünkü yapılan sunumu Musk zaten bir nevi “yetenek avcılığı” için yaptığını açıkladı ve bu alanda rüştünü ispatlamış kişileri aralarına katılmaya davet etti. Bundan da ötesi, her alanda olduğu gibi, bilimsel sahadaki ilerlemede de cesur girişimlerin sağladığı katkının hiç de yadsınacak kadar az olmadığı kanaatini taşıyorum.

Sağlıklı Bir İnsan Neden Beynine Çip Taktırmak İster Ki?

Evet, bu çok makul bir soru. Gerçekten de işinde gücünde ve hayatında belirli bir düzeni olan ve dahası herhangi bir sağlık problemi olmayan bir kişi, niçin beynine çip taktırma ihtiyacı duyacak? Ne de olsa, ağrısız sızısız bile olsa, bu bir beyin cerrahisi işlemini gerektirecek…

Beyin çipinin gelecekte insanlığa sunması ihtimal dahilinde olan birçok avantaj dikkate alınacak olursa, alında soruyu “Kim ve niçin istemeyecek?” şeklinde de sorabiliriz. Bana kalırsa, çok, hatta beklenenden çok daha fazla kişi beynine bir çip takılmasını büyük bir hevesle isteyebilir. Düşünsenize, günümüzde bir ünlüye benzemek ya da kendi tasavvur ettiği fizik biçimine daha fazla yaklaşmak için nice kişi neşter altına yatmaya razı olabiliyor. Oysa Elon’ın söylediğine ve gelecek için umduğuna göre, bu işin o kadar bile zoru zahmeti olmayacak. Kaldı ki, Neoralink veya benzeri bir çip, gelişe gelişe Elon Musk’ın hayal ettiği gibi yapay zekayla simbiyotik bir yaşama ulaşmış bir robotik insan modeline bizi eriştirebilirse, beyne çip taktırmak, oldukça sıradan bir karar ve hatta belki bizim için olmasa da gelecek nesiller için bir zaruret hâlini de alabilir.

Beynine çip takılmış kişiler, üstün meziyetler elde ettikleri takdirde, diğer insanlar gündelik hayatta dahi o insanlarla yarışmakta zorlanmaları kaçınılmaz olacaktır. Zira şu anki hâlimizle, yapay zekayla beyin kapasitesi arttırılmış insanlarla bizim için bir arada yaşamak; göbek salmış birinin Messi ile tek kale maç yapmasına benzeyecektir ve bu mağlubiyeti bırakın, hezimetle sonuçlanacağı baştan belli bir müsabakadan farkız olacaktır. Daha iyi bir hafıza, daha yüksek bir zeka, daha iyi bir motivasyon… Bir çip, bu saydıklarımızdan sadece herhangi birinde bile belirgin bir gelişme yaratabilecek bir teknoloji getirirse, çipli bir insanla diğer insanların, hayatın herhangi bir alanında baş edebilmesi pek mümkün olmaz.

Tüm bunlara rağmen en azından dışarıdan bakılınca sağlıklı görülen bir insanın beynine çip takılması hala kulağa garip geliyor olabilir. Çünkü beyne çip takılması çoğumuza, içerdiği belirsizlik sebebiyle elan ürkütücü, bundan da öte uçuk ve distopik bir fiil gibi gelebilir. Orası öyle ama etrafımızda bu çipten taktırmış insan sayısının, kolunda akıllı saat ya da bileklik taşıyan insanlar kadar çoğaldığı bir dünyada, hepimiz bu fikre eksiye nazaran çok daha sıcak bakmaya başlayabiliriz. Hele hele bu operasyonun hiçbir yan etkisi olmadığına ikna olursak; eminim ki, beyne çip taktırmayı ve bu çipi zaman zaman güncellemeyi, evdeki televizyonu yenilemek kadar sıradan bir hadise olarak değerlendireceğimiz günleri de göreceğizdir.

Yorumlar kapatıldı.

Mission News Theme by Compete Themes.