İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Savaşın Ortasında Yaşamak

Zaten ölümlü olan biz insanlar, neden ölmeye ve öldürmeye bu kadar eğilimliyiz dersiniz? Değil mi ki, uzun vadede zaten hepimiz birer ölüyüz? İçimizdeki bu intikam duygusu niye hiç bitmek bilmiyor ve nereden geliyor? Yoksa bizler kendimize olan yenilgilerimizden kalma burukluğumuzu, hariçte kazandığımız galibiyetlerin sevinçleriyle mi örtmeye çalışıyoruz?

Geçmişe kıyasla, savaşlarda ölen insan sayısının, savaşlarda ölmeyen insan sayısına oranı bugün çok daha düşük olsa da, insanın içindeki savaşma güdüsünde çok da fazla bir azalma olduğunu söyleyebilmek zor. Baksanıza, hala kimi insanlar birilerini nasıl alt ettiğini marifet bilerek orada burada anlatarak övünmeye devam ediyorlar.

Kimi insanların aklı varsa yoksa hala zorbalığa çalışıyor. Ne diyor Ziya Paşa “Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir; Tekdîr ile uslanmayanın hakkı kötektir” yani birisi nasihate kulak vermezse onu azarlamak, azarlama da işe yaramazsa dövmek gerekirmiş, iyi güzel de, hangimizin hangimizden daha akıllı olduğu ne belli ki, birimiz bir diğerine nasihat verecek? Zaten iş dayak atmaya gelince, onu haklı olanın değil güçlü olanın atabileceği malum.

Neyse ki, günümüzdeki şiddet olayların uluslararası katliamlara dönüşmüş biçimlerine daha seyrek rastlıyoruz, içimizdeki şiddet güdüsünün tezahürleri artık kendini daha çok münferit olaylar şeklinde gösteriyor. Gerçi savaşın azıyla teselli bulmak da biraz züğürt tesellisi sayılır, çünkü savaş yüzünden ölenlerin oranı azalsa da, sadece tek bir kişinin dramını bile hiçbir istatistik hafifletmeye yetmez.

Doğrusu ben savaştan nefret ederim, bununla birlikte savaşın insan hayatının acıklı da olsa bir gerçeği olduğunun da farkındayım. Savaşı hiç sevmeyen benim bile gençlik dönemlerimde az çok birileriyle kavga etmişliğim vardır. En son kavgamın üzerinden bu kadar sene geçmiş olmasına rağmen, nedendir bilmem ama hala ara ara rüyalarımda savaşların ortasında kalarak hunharca dövüştüğümü görürüm. Galiba, savaşlardan ne kadar uzak kalırsak kalalım, içimizdeki savaşlardan kalma izlerin silinmesi ve ondan beri bir hayat yaşayabilmemiz o kadar da kolay olmuyor. Hele bir de belirli bir coğrafyada doğmuşsanız, istemeseniz de bir savaşın göbeğinde buluveriyorsunuz kendinizi. Böyle bir durumda, sizin dışınızdaki dünya lale devri bile geçirse, sizin için hiçbir şey değişmiyor.

İnsan insanın kurdudur diye boşuna dememiş Hobbes. İslam kaynaklarında ilk katil, ilk insan Hz. Âdem’in oğullarından Kabil olarak geçer. Tevatüre göre Kabil, kardeşi Habil’i kıskançlık yüzünden öldürmüştür. Tarihin sayfaları karıştırılırsa görülür ki, insanın insanla savaşı o günden bugüne değin hiç dur durak bilmeden süregelmiştir.

Üstünkörü sezgisel bir bakışla dahi anlaşılıyor ki, girişilen çoğu savaşın gerçek sebepleriyle kamuoyuna yansıtılan sebepleri birbirinden çoğu kez farklı oluyor, fakat olan yine insancıklara oluyor. Ölenler ölüyor, geride kalan yakınlaraysa onların yasını tutmak kalıyor. 21.yüzyılın savaşlarıysa eskilerinden biraz farklı cereyan ediyor sanırım. Ülkelerin birbirlerine savurduğu tehditkâr sözlere hala şahit olsak da, bunların çoğunun savaşa dönüşmeyeceğine dair artık iyimser bir tavır içindeyiz; fakat en az konvansiyonel dedikleri türden savaşlar kadar dramatik sonuçları olan başka türden savaşlara, maalesef hem de biraz kanıksamış olarak, bu yüzyılda da hepimiz şahit olmaya devam ediyoruz.

21. yüzyılın şimdiye dek en çok ses getiren olaylarının başında şüphesiz Arap İsyanları gelir. Bu isyanlar sonucu patlak veren çatışmalarda çeşitli Arap ülkelerinde yarım milyondan fazla insan yaşamını yitirdi ve maalesef çatışmalar bazı yerlerde hala devam ediyor. Sonradan birçok ülkeye yayılan olayların başlaması bildiğimiz kadarıyla şöyle gerçekleşti: 17 Aralık 2010 tarihinde Tunus’ta Muhammed Buazizi adlı üniversite mezunu bir genci, seyyar satıcılık yaptığı sırada zabıtalar yakaladı ve satıcılık yaptığı araca el koydular. Buazizi, başına gelen olaya isyan etti ve kendini yakarak intihara teşebbüs etti, ardından Muhammed Buazizi tedavi gördüğü hastanede 4 Ocak 2011 günü hayatını kaybetti. Sonradan bu olay, literatüre Arap Baharı diye geçen, Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerine hızla yayılan tarihi isyan zincirinin ilk halkasını oluşturdu.

Münferit sanılan bir hadisenin, uzun yıllar boyunca otoriter rejimlere sahne olagelmiş Arap dünyasında alışılagelmiş bir insan hakları ihlalinin bu denli büyük ve domino etkisi gösteren büyük olaylara sebep olacağı herhalde çok kişinin aklına gelmemiştir. İsyanların bu kadar hızlı bir şekilde yayılmasında sosyal medyanın başat bir rol üstlendiğini ileri sürenler, hatta sonradan işin bu yönünü daha da ön plana alarak olayları “Twitter Devrimi” ya da “Facebook Devrimi” diye isimlendirenler de oldu. Kim bilir belki de gerçekten bu interaktif ağlar, hem insanların özgürce iletişim kurabilecekleri hem de kapalı toplumların gözlerini açık toplumlara çevirerek onların yaşamlarıyla kendi yaşamları arasındaki farkı görüp sorgulamalarına imkân veren alanlar olmaları sebebiyle gerçekten önemli bir işlev görmüştür. Fakat olayları tamamen sosyal medyanın varlığıyla açıklamak da konuyu anlamaya tam olarak yeteceğe benzemiyor, çünkü Arap İsyanları’nın olduğu ülkelerin hangilerinde ve ne yoğunlukta sosyal medya kullanıldığı bile tam olarak net olmadığı görülüyor.  Örneğin; sosyal medya kullanımı Mısır’da devrimden önce de yaygındı fakat Tunus’ta aynı durum geçerli değildi, Libya’da ise sosyal medya kullanımı yasaklarla kısıtlanmaya çalışılıyordu. Aynı zamanda kimi ülkelerde okuma-yazma bilmeyen ve internete erişimi olmayan insanların da hiç azımsanmayacak sayıda oldukları biliniyordu.

Bu isyanların bir ayağında ekonomik sebeplerin olduğu söylenilebilir. 2008 yılında yaşanan Küresel Ekonomik Kriz Arap ülkelerini de etkilemişti ve genel ekonomik görünüm hiç iyi değildi, hem enflasyon hem işsizlik yüksek seviyelerde seyrediyordu. Özellikle gençlerde ve yükseköğrenim görmüş kitlelerde işsizlik daha çoktu. Örneğin Tunus’ta üniversite mezunu kişilerin %55’i, Suriye’de ise 25 yaş altı nüfusun %50’si işsizdi. Libya’da, Yönetim Başkanı Mustafa Abdülcelil yaptığı bir açıklamada, ülke kaynaklarının yüzde 60’ının gereksiz nedenlerle zayi olup, boşa harcandığını beyan etmişti. Mısır’daki insanların %60’ının açlık sorunu vardı. Genel olarak söylemek gerekirse, Arap dünyasında doğal kaynaklar etkin kullanılamıyor ya da halkın refah seviyesine yansıtılamıyordu. Arap ekonomileri ve dolayısıyla Arap halkları birçok yapısal sorunu uzun senelerdir sırtlarında taşımanın yorgunluğu içindeydiler.

Ekonomik darboğaz isyanların tetiklenmesini elbette önemli bir etkendi ama isyanların arkasındaki asıl sebebin daha çok demokrasi arayışı olduğu kanaati baskındı. Buna göre, bu toplumlar genel olarak adalet duygusunun yokluğundan ve insan haysiyetine değer verilmemesinden şikâyetçiydiler. Buna ilaveten hükümetlerin Filistin meselesiyle ilgili yürüttükleri politikalardan da memnun değildiler.

İsyanların olduğu birçok ülkede birtakım değişiklikler oldu. Suriye’deki isyan hareketi ise sonradan bir iç savaşa dönüştü ve orada çatışmalar hala devam ediyor.

Bu konuyla ilgili uzmanların yazıp çizdiklerinin toplamı daha şimdiden bir kütüphaneyi dolduracak hacme ulaşmıştır ve gelecekte de tarihçilerin yaşanan bu olayları enine boyuna inceleyen araştırmalar yapacakları kesin. Yine de meselenin içyüzüyle ilgiliyse kesin bir hükme varmak zor, hakikat sonrası denilen bir çağda çoğumuz olayları medyadan takip ediyoruz. Doğrusu benim ise aklım bu konulara pek ermiyor; fakat buna rağmen dünyanın neresinde ve ne için olursa olsun bir savaş olduğunu bilmek bana ürkütücü ve dramatik geliyor. Bu tarz hadiselerin gelecekteki sonuçları ne olur bilinmez ama şimdiden savaşın sonuçlarından birinin de Aylan Kurdi isminde henüz üç yaşındaki bir çocuğun cansız bedeninin sahile vurması olduğuna hepimiz şahit olduk. Bu bizim bildiğimiz elbette bu tür sayısız trajik öyküler arasında yalnızca bir tanesiydi, savaşlar yüzünden bilmediğimiz kim bilir daha ne acı yaşanıyordu dünyada. Ölenler ölüyor, kalanlarsa ölüm benzeri bir hayat yaşamak kalıyordu, hiç şüphesiz savaş insanın uykularını kâbusa, yaşamını ise ıstıraba çevirirdi.

Bu trajik hikâyeler aklıma gelince, Allah’a dua edip, kendim için iyi bir şeyler isterken bile doğrusu utandığım oluyor. Ölen bir çocuktan daha fazla yaşamayı hak edecek ne yapmış olabileceğimi kendi kendime soruyor ve hiçbir cevap bulamıyorum.

Her tarafı kana bulayan ve bizleri de içten içe kemiren içimizdeki bu öfke duygusundan nasıl kurtulacağız, bilmiyorum. Bir haksızlık olduğunu düşündüğümüzde ve kendimizce o haksızlığı hakka dönüştürmek için gücümüzün yetmediğini anladığımızda ne yapabiliriz ya da ne yapmalıyız? Hele bir de bize kimin haksızlık yaptığını bile bilmiyorsak… Ya da kazanmışları ve kaybetmişleri sanki önceden belirlenmiş bir dünyada, sadece tek bir şansımızın olduğunu düşündüğümüz bir hayatı kaybetmişlerden biri olarak yaşamanın öfke kazanı günden güne büyümüşse içimizde… Bir şeyler yapmak, nefes almak isterken, her şeyin bizi daha çok sıkıştırdığını hissettiğimiz bir dünyada ne yapabiliriz?

Yalnızlığımızın, değersizlik hissimizle bütünleşerek dışlanmışlık duygusuna dönüştüğü içimizdeki çaresizliği bir öfke patlamasıyla yok edebilir miyiz? Yoksa öfkelenirsek insanların acıyıcı, yabancı ve biraz da düşmanca gelen bakışları altında kendimizi büsbütün dışlanmış hissetmekten mi korkuyoruz? Ya da sessizliğin hiç bozulmadan ölüme dönüştüğü bir bekleyişi mi tercih etmeliyiz?

Sanırım esas sorun birileri bizden ne kadar iyi ya da kötü durumda olursa olsun, hiçbirimizin doğuştan getirdiğimiz bir hakka sahip olmayışımızda. Bir yanımız bize aslında sahip olduğumuz şeylerin bile, hiçbir hak sahipliğinin sonucu olmadığını bize fısıldarken, diğer yanımız dünyadaki tüm mutluluklardan bizim de pay sahibi olmamız gerektiğini bize söyleyerek içimizde sonsuza dek sürecek bir çatışmanın fitilini ateşliyor. Bana öyle geliyor ki, dışarıda verdiğimiz her savaşta, içimizdeki varoluşsal sıkışıklığımızın yansımaları var.

Ektiğimiz tohumlar her zaman çiçek açmıyor ve biz kime isyan edeceğimizi bile bilemiyoruz çoğu zaman. Sen de yap sen de kazan demek boşuna, çünkü bu dünyada herkesin aynı anda kazanabildiği bir düzen pek mümkün görünmüyor. Ektiğimiz tohumları, toprağın ve gökyüzünün merhamet ve muhafazasına emanet etmekten başka çaremiz yok gibi.

Dünyanın hiçbir yerinin, hiçbirimize kusursuz bir güvenilir ortam sunmadığını biliyoruz; çünkü savaşın ister içinde ister dışında olalım, hepimiz gittiğimiz her yere ölümlülüğümüz bilincini de götürüyoruz. Yine de savaşın yaratığı insan ruhundaki kıyım başka bir şey ve onun insana yaşattığı acılar gerçekçiliğini hiç kaybetmiyor. Kendi türümüzden dostluk görecek yerde, düşmanlık görmek bedene verdiği gibi ruha da acı veriyor.

Bedenimize yönelik insanlardan gelen her ölümcül tehdidi zihnimize savaş olarak yansıyor, fakat bazılarımız hayatın bir savaş alanı olduğu gerçeğine alıştırmış kendini. Alıştıramayanlar içinse durum gerçekten vahim. Onlar bir kere savaş ortasında kalmayıversin, sonra onun etkisinden ne yapsalar kurtulamayabiliyor; bu hale psikolojide travma sonrası stres bozukluğu deniyor. Bu tür bir bozukluk adından da anlaşılacağı gibi travmatik bir yaşantı sonrasında ortaya çıkıyor. Travmaya sebep olan tek şey elbette savaş değil ama savaş sonrasında da bu rahatsızlık sıklıkla görülebiliyor. Bu sorundan mustarip olanlar, yaşanan travmatik olayla ilgili hatıraları zihinlerinden atmakta zorlanıyorlar, olay onlar için her an tekrar ediyor gibi. En kötüsü de dünyanın güvenilmez bir yer olduğu hissiyle sanki diken üstündeymişçesine bir yaşam sürmek zorunda kalıyorlar. Çok iyi bilmiyorum ama sanırım savaş gibi insan kaynaklı travmaları atlatmak deprem gibi tabiat kaynaklı travmaları atlatmaktan daha zor olsa gerektir; çünkü depremden kaçabilir ya da en azından onu kendinize izah edebilirsiniz. Ancak aynı şeyi insanlardan kaynaklanan felaketlerde nasıl yapacaksınız, insandan kaçmanın imkânı yok ki. Ayrıca başımızı kötü bir şey geldi mi zaten ilk olarak yine insana tutunmak, ona güvenmek istiyoruz. Bunun izahı gerçekten zor.

Savaştan ne kadar nefret edersek edelim, güvenliğimizin savaşa hazır olmamıza bağlı olduğunu bilmek de üzüntü verici sahiden. Mustafa Kemal Atatürk “Harp zaruri ve hayati olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça harp bir cinayettir.” demiş, bu söz son derece gerçekçi ve insancıl bir yaklaşımı içeriyor. İnsancıl bir yaklaşım, çünkü bu düşünceyle savaşın şeniyetini ve meşruiyetini müstesna bir durumla kayıt altına alırken, umumi manadaysa savaşın bir cinayet olduğunu vurgulanmış oluyor ve aynı zamanda gerçekçi de çünkü ne yazık ki bazen savaşmak insan için zaruri ve hayati olabiliyor. Eğer siz de bu sözü doğru buluyorsanız, gerçekten zaruri ve hayati olmayan savaşların, size zaruri ve hayati olarak sunulup sunulmadığından emin olmak için aklıselimle sorgulamayı elden bırakmamaktan başka yolunuz yok. Aksi durumda kahraman olayım derken, cani olabilirsiniz.

Yorumlar kapatıldı.

Savaşın Ortasında Yaşamak

Zaten ölümlü olan biz insanlar, neden ölmeye ve öldürmeye bu kadar eğilimliyiz dersiniz? Değil mi ki, uzun vadede zaten hepimiz birer ölüyüz? İçimizdeki bu intikam duygusu niye hiç bitmek bilmiyor ve nereden geliyor? Yoksa bizler kendimize olan yenilgilerimizden kalma burukluğumuzu, hariçte kazandığımız galibiyetlerin sevinçleriyle mi örtmeye çalışıyoruz?

Geçmişe kıyasla, savaşlarda ölen insan sayısının, savaşlarda ölmeyen insan sayısına oranı bugün çok daha düşük olsa da, insanın içindeki savaşma güdüsünde çok da fazla bir azalma olduğunu söyleyebilmek zor. Baksanıza, hala kimi insanlar birilerini nasıl alt ettiğini marifet bilerek orada burada anlatarak övünmeye devam ediyorlar.

Kimi insanların aklı varsa yoksa hala zorbalığa çalışıyor. Ne diyor Ziya Paşa “Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir; Tekdîr ile uslanmayanın hakkı kötektir” yani birisi nasihate kulak vermezse onu azarlamak, azarlama da işe yaramazsa dövmek gerekirmiş, iyi güzel de, hangimizin hangimizden daha akıllı olduğu ne belli ki, birimiz bir diğerine nasihat verecek? Zaten iş dayak atmaya gelince, onu haklı olanın değil güçlü olanın atabileceği malum.

Neyse ki, günümüzdeki şiddet olayların uluslararası katliamlara dönüşmüş biçimlerine daha seyrek rastlıyoruz, içimizdeki şiddet güdüsünün tezahürleri artık kendini daha çok münferit olaylar şeklinde gösteriyor. Gerçi savaşın azıyla teselli bulmak da biraz züğürt tesellisi sayılır, çünkü savaş yüzünden ölenlerin oranı azalsa da, sadece tek bir kişinin dramını bile hiçbir istatistik hafifletmeye yetmez.

Doğrusu ben savaştan nefret ederim, bununla birlikte savaşın insan hayatının acıklı da olsa bir gerçeği olduğunun da farkındayım. Savaşı hiç sevmeyen benim bile gençlik dönemlerimde az çok birileriyle kavga etmişliğim vardır. En son kavgamın üzerinden bu kadar sene geçmiş olmasına rağmen, nedendir bilmem ama hala ara ara rüyalarımda savaşların ortasında kalarak hunharca dövüştüğümü görürüm. Galiba, savaşlardan ne kadar uzak kalırsak kalalım, içimizdeki savaşlardan kalma izlerin silinmesi ve ondan beri bir hayat yaşayabilmemiz o kadar da kolay olmuyor. Hele bir de belirli bir coğrafyada doğmuşsanız, istemeseniz de bir savaşın göbeğinde buluveriyorsunuz kendinizi. Böyle bir durumda, sizin dışınızdaki dünya lale devri bile geçirse, sizin için hiçbir şey değişmiyor.

İnsan insanın kurdudur diye boşuna dememiş Hobbes. İslam kaynaklarında ilk katil, ilk insan Hz. Âdem’in oğullarından Kabil olarak geçer. Tevatüre göre Kabil, kardeşi Habil’i kıskançlık yüzünden öldürmüştür. Tarihin sayfaları karıştırılırsa görülür ki, insanın insanla savaşı o günden bugüne değin hiç dur durak bilmeden süregelmiştir.

Üstünkörü sezgisel bir bakışla dahi anlaşılıyor ki, girişilen çoğu savaşın gerçek sebepleriyle kamuoyuna yansıtılan sebepleri birbirinden çoğu kez farklı oluyor, fakat olan yine insancıklara oluyor. Ölenler ölüyor, geride kalan yakınlaraysa onların yasını tutmak kalıyor. 21.yüzyılın savaşlarıysa eskilerinden biraz farklı cereyan ediyor sanırım. Ülkelerin birbirlerine savurduğu tehditkâr sözlere hala şahit olsak da, bunların çoğunun savaşa dönüşmeyeceğine dair artık iyimser bir tavır içindeyiz; fakat en az konvansiyonel dedikleri türden savaşlar kadar dramatik sonuçları olan başka türden savaşlara, maalesef hem de biraz kanıksamış olarak, bu yüzyılda da hepimiz şahit olmaya devam ediyoruz.

21. yüzyılın şimdiye dek en çok ses getiren olaylarının başında şüphesiz Arap İsyanları gelir. Bu isyanlar sonucu patlak veren çatışmalarda çeşitli Arap ülkelerinde yarım milyondan fazla insan yaşamını yitirdi ve maalesef çatışmalar bazı yerlerde hala devam ediyor. Sonradan birçok ülkeye yayılan olayların başlaması bildiğimiz kadarıyla şöyle gerçekleşti: 17 Aralık 2010 tarihinde Tunus’ta Muhammed Buazizi adlı üniversite mezunu bir genci, seyyar satıcılık yaptığı sırada zabıtalar yakaladı ve satıcılık yaptığı araca el koydular. Buazizi, başına gelen olaya isyan etti ve kendini yakarak intihara teşebbüs etti, ardından Muhammed Buazizi tedavi gördüğü hastanede 4 Ocak 2011 günü hayatını kaybetti. Sonradan bu olay, literatüre Arap Baharı diye geçen, Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerine hızla yayılan tarihi isyan zincirinin ilk halkasını oluşturdu.

Münferit sanılan bir hadisenin, uzun yıllar boyunca otoriter rejimlere sahne olagelmiş Arap dünyasında alışılagelmiş bir insan hakları ihlalinin bu denli büyük ve domino etkisi gösteren büyük olaylara sebep olacağı herhalde çok kişinin aklına gelmemiştir. İsyanların bu kadar hızlı bir şekilde yayılmasında sosyal medyanın başat bir rol üstlendiğini ileri sürenler, hatta sonradan işin bu yönünü daha da ön plana alarak olayları “Twitter Devrimi” ya da “Facebook Devrimi” diye isimlendirenler de oldu. Kim bilir belki de gerçekten bu interaktif ağlar, hem insanların özgürce iletişim kurabilecekleri hem de kapalı toplumların gözlerini açık toplumlara çevirerek onların yaşamlarıyla kendi yaşamları arasındaki farkı görüp sorgulamalarına imkân veren alanlar olmaları sebebiyle gerçekten önemli bir işlev görmüştür. Fakat olayları tamamen sosyal medyanın varlığıyla açıklamak da konuyu anlamaya tam olarak yeteceğe benzemiyor, çünkü Arap İsyanları’nın olduğu ülkelerin hangilerinde ve ne yoğunlukta sosyal medya kullanıldığı bile tam olarak net olmadığı görülüyor.  Örneğin; sosyal medya kullanımı Mısır’da devrimden önce de yaygındı fakat Tunus’ta aynı durum geçerli değildi, Libya’da ise sosyal medya kullanımı yasaklarla kısıtlanmaya çalışılıyordu. Aynı zamanda kimi ülkelerde okuma-yazma bilmeyen ve internete erişimi olmayan insanların da hiç azımsanmayacak sayıda oldukları biliniyordu.

Bu isyanların bir ayağında ekonomik sebeplerin olduğu söylenilebilir. 2008 yılında yaşanan Küresel Ekonomik Kriz Arap ülkelerini de etkilemişti ve genel ekonomik görünüm hiç iyi değildi, hem enflasyon hem işsizlik yüksek seviyelerde seyrediyordu. Özellikle gençlerde ve yükseköğrenim görmüş kitlelerde işsizlik daha çoktu. Örneğin Tunus’ta üniversite mezunu kişilerin %55’i, Suriye’de ise 25 yaş altı nüfusun %50’si işsizdi. Libya’da, Yönetim Başkanı Mustafa Abdülcelil yaptığı bir açıklamada, ülke kaynaklarının yüzde 60’ının gereksiz nedenlerle zayi olup, boşa harcandığını beyan etmişti. Mısır’daki insanların %60’ının açlık sorunu vardı. Genel olarak söylemek gerekirse, Arap dünyasında doğal kaynaklar etkin kullanılamıyor ya da halkın refah seviyesine yansıtılamıyordu. Arap ekonomileri ve dolayısıyla Arap halkları birçok yapısal sorunu uzun senelerdir sırtlarında taşımanın yorgunluğu içindeydiler.

Ekonomik darboğaz isyanların tetiklenmesini elbette önemli bir etkendi ama isyanların arkasındaki asıl sebebin daha çok demokrasi arayışı olduğu kanaati baskındı. Buna göre, bu toplumlar genel olarak adalet duygusunun yokluğundan ve insan haysiyetine değer verilmemesinden şikâyetçiydiler. Buna ilaveten hükümetlerin Filistin meselesiyle ilgili yürüttükleri politikalardan da memnun değildiler.

İsyanların olduğu birçok ülkede birtakım değişiklikler oldu. Suriye’deki isyan hareketi ise sonradan bir iç savaşa dönüştü ve orada çatışmalar hala devam ediyor.

Bu konuyla ilgili uzmanların yazıp çizdiklerinin toplamı daha şimdiden bir kütüphaneyi dolduracak hacme ulaşmıştır ve gelecekte de tarihçilerin yaşanan bu olayları enine boyuna inceleyen araştırmalar yapacakları kesin. Yine de meselenin içyüzüyle ilgiliyse kesin bir hükme varmak zor, hakikat sonrası denilen bir çağda çoğumuz olayları medyadan takip ediyoruz. Doğrusu benim ise aklım bu konulara pek ermiyor; fakat buna rağmen dünyanın neresinde ve ne için olursa olsun bir savaş olduğunu bilmek bana ürkütücü ve dramatik geliyor. Bu tarz hadiselerin gelecekteki sonuçları ne olur bilinmez ama şimdiden savaşın sonuçlarından birinin de Aylan Kurdi isminde henüz üç yaşındaki bir çocuğun cansız bedeninin sahile vurması olduğuna hepimiz şahit olduk. Bu bizim bildiğimiz elbette bu tür sayısız trajik öyküler arasında yalnızca bir tanesiydi, savaşlar yüzünden bilmediğimiz kim bilir daha ne acı yaşanıyordu dünyada. Ölenler ölüyor, kalanlarsa ölüm benzeri bir hayat yaşamak kalıyordu, hiç şüphesiz savaş insanın uykularını kâbusa, yaşamını ise ıstıraba çevirirdi.

Bu trajik hikâyeler aklıma gelince, Allah’a dua edip, kendim için iyi bir şeyler isterken bile doğrusu utandığım oluyor. Ölen bir çocuktan daha fazla yaşamayı hak edecek ne yapmış olabileceğimi kendi kendime soruyor ve hiçbir cevap bulamıyorum.

Her tarafı kana bulayan ve bizleri de içten içe kemiren içimizdeki bu öfke duygusundan nasıl kurtulacağız, bilmiyorum. Bir haksızlık olduğunu düşündüğümüzde ve kendimizce o haksızlığı hakka dönüştürmek için gücümüzün yetmediğini anladığımızda ne yapabiliriz ya da ne yapmalıyız? Hele bir de bize kimin haksızlık yaptığını bile bilmiyorsak… Ya da kazanmışları ve kaybetmişleri sanki önceden belirlenmiş bir dünyada, sadece tek bir şansımızın olduğunu düşündüğümüz bir hayatı kaybetmişlerden biri olarak yaşamanın öfke kazanı günden güne büyümüşse içimizde… Bir şeyler yapmak, nefes almak isterken, her şeyin bizi daha çok sıkıştırdığını hissettiğimiz bir dünyada ne yapabiliriz?

Yalnızlığımızın, değersizlik hissimizle bütünleşerek dışlanmışlık duygusuna dönüştüğü içimizdeki çaresizliği bir öfke patlamasıyla yok edebilir miyiz? Yoksa öfkelenirsek insanların acıyıcı, yabancı ve biraz da düşmanca gelen bakışları altında kendimizi büsbütün dışlanmış hissetmekten mi korkuyoruz? Ya da sessizliğin hiç bozulmadan ölüme dönüştüğü bir bekleyişi mi tercih etmeliyiz?

Sanırım esas sorun birileri bizden ne kadar iyi ya da kötü durumda olursa olsun, hiçbirimizin doğuştan getirdiğimiz bir hakka sahip olmayışımızda. Bir yanımız bize aslında sahip olduğumuz şeylerin bile, hiçbir hak sahipliğinin sonucu olmadığını bize fısıldarken, diğer yanımız dünyadaki tüm mutluluklardan bizim de pay sahibi olmamız gerektiğini bize söyleyerek içimizde sonsuza dek sürecek bir çatışmanın fitilini ateşliyor. Bana öyle geliyor ki, dışarıda verdiğimiz her savaşta, içimizdeki varoluşsal sıkışıklığımızın yansımaları var.

Ektiğimiz tohumlar her zaman çiçek açmıyor ve biz kime isyan edeceğimizi bile bilemiyoruz çoğu zaman. Sen de yap sen de kazan demek boşuna, çünkü bu dünyada herkesin aynı anda kazanabildiği bir düzen pek mümkün görünmüyor. Ektiğimiz tohumları, toprağın ve gökyüzünün merhamet ve muhafazasına emanet etmekten başka çaremiz yok gibi.

Dünyanın hiçbir yerinin, hiçbirimize kusursuz bir güvenilir ortam sunmadığını biliyoruz; çünkü savaşın ister içinde ister dışında olalım, hepimiz gittiğimiz her yere ölümlülüğümüz bilincini de götürüyoruz. Yine de savaşın yaratığı insan ruhundaki kıyım başka bir şey ve onun insana yaşattığı acılar gerçekçiliğini hiç kaybetmiyor. Kendi türümüzden dostluk görecek yerde, düşmanlık görmek bedene verdiği gibi ruha da acı veriyor.

Bedenimize yönelik insanlardan gelen her ölümcül tehdidi zihnimize savaş olarak yansıyor, fakat bazılarımız hayatın bir savaş alanı olduğu gerçeğine alıştırmış kendini. Alıştıramayanlar içinse durum gerçekten vahim. Onlar bir kere savaş ortasında kalmayıversin, sonra onun etkisinden ne yapsalar kurtulamayabiliyor; bu hale psikolojide travma sonrası stres bozukluğu deniyor. Bu tür bir bozukluk adından da anlaşılacağı gibi travmatik bir yaşantı sonrasında ortaya çıkıyor. Travmaya sebep olan tek şey elbette savaş değil ama savaş sonrasında da bu rahatsızlık sıklıkla görülebiliyor. Bu sorundan mustarip olanlar, yaşanan travmatik olayla ilgili hatıraları zihinlerinden atmakta zorlanıyorlar, olay onlar için her an tekrar ediyor gibi. En kötüsü de dünyanın güvenilmez bir yer olduğu hissiyle sanki diken üstündeymişçesine bir yaşam sürmek zorunda kalıyorlar. Çok iyi bilmiyorum ama sanırım savaş gibi insan kaynaklı travmaları atlatmak deprem gibi tabiat kaynaklı travmaları atlatmaktan daha zor olsa gerektir; çünkü depremden kaçabilir ya da en azından onu kendinize izah edebilirsiniz. Ancak aynı şeyi insanlardan kaynaklanan felaketlerde nasıl yapacaksınız, insandan kaçmanın imkânı yok ki. Ayrıca başımızı kötü bir şey geldi mi zaten ilk olarak yine insana tutunmak, ona güvenmek istiyoruz. Bunun izahı gerçekten zor.

Savaştan ne kadar nefret edersek edelim, güvenliğimizin savaşa hazır olmamıza bağlı olduğunu bilmek de üzüntü verici sahiden. Mustafa Kemal Atatürk “Harp zaruri ve hayati olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça harp bir cinayettir.” demiş, bu söz son derece gerçekçi ve insancıl bir yaklaşımı içeriyor. İnsancıl bir yaklaşım, çünkü bu düşünceyle savaşın şeniyetini ve meşruiyetini müstesna bir durumla kayıt altına alırken, umumi manadaysa savaşın bir cinayet olduğunu vurgulanmış oluyor ve aynı zamanda gerçekçi de çünkü ne yazık ki bazen savaşmak insan için zaruri ve hayati olabiliyor. Eğer siz de bu sözü doğru buluyorsanız, gerçekten zaruri ve hayati olmayan savaşların, size zaruri ve hayati olarak sunulup sunulmadığından emin olmak için aklıselimle sorgulamayı elden bırakmamaktan başka yolunuz yok. Aksi durumda kahraman olayım derken, cani olabilirsiniz.

Yorumlar kapatıldı.

Mission News Theme by Compete Themes.