İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Sizin Toplumunuz Kadın mı Erkek mi?: Toplumların Kültürel Boyutları

Komşu ya da akraba ailelerin bile hem farklı hem ortak karakteristik özelliklere sahip olduğunu sanırım daha erken çocukluk dönemlerinde fark etmeye başlamıştım ve bu farklar daha o yaşlarda bile bana şaşırtıcı gelirdi. Örneğin bir ailenin evinde, kimin hangi koltukta oturacağı belirliydi; babanın koltuğuna yalnızca baba, annenin koltuğuna yalnızca anne oturabilirdi. Bir başka ailenin evinde ise evde terliksiz dolaşılması yasaklanmıştı. Babaannem koltuklara ayakla basılmasını katiyen onaylamazdı. Bizim evimizdeyse böyle şeyler yoktu, evde herkes istediği koltuğa oturabilir, terliksiz dolaşabilir, çıplak ayaklarıyla koltuklarda zıplayabilirdi.

Okula başladığım dönemde ise, bazı ailelerin çocuklarına ders çalışmaları için daha fazla baskı uyguladığını, bazılarınınsa bu konuda daha gevşek davrandığını fark etmiştim. Fakat tüm bu farklılıklara rağmen, tanıdığım bütün bu ailelerin ortak birtakım özellikleri taşıdığı da gözüme çarpıyordu. Örneğin her evde kahvenin yanında su ikram ediliyor ve bütün aileler misafirlerini kapıya kadar uğurluyordu. Sonradan bu ortak ve farklı noktalardan hareketle; ayırt edici özelliklerden aile kültürünün, ortak özelliklerden ise toplumsal kültürün kodlarına yaklaşıldığını düşünmeye başladım.

Anlaşılan, insanları birbirinden ayıran birçok fark olduğu gibi toplumlar da birçok bakımdan birbirinden farklı özellikler taşıyorlardı ve bizler, insanları birbirinden farklı kılan özelliklere kişilik dediğimiz gibi, toplumların bir bütün olarak zihnimizde bıraktıkları birbirinden farklı izdüşümlerine de kültür adını veriyorduk. Bir insan bedeni, nasıl ki kişiliğiyle insan olma niteliği kazanırsa, bir topluluk da ancak belirli bir kültürle toplum olma vasfını kazanıyor olmalıydı.

İçinde yetiştiğimiz kültür, kişiliğimizi hiç şüphesiz etkiler ve her birey de içinde yaşadığı kültürün bir parçasını oluşturur. Birey belirli bir olgunluğa erişince, toplumsal normlarla bir uzlaşma gerekliliği açığa çıkar ve topluma katılan her yeni bireyin toplumsal normlarla uzlaşması neticesinde varılan denge hali de toplumsal kültürün başkalaşımında rol oynar. Aslında, kültür denilen kavramın, iki ya da daha çok sayıdaki bireyin özgün karakterleriyle bir araya gelerek, grubu oluşturan her bir birey tarafından belirli ölçülerde benimsenmiş ortak bir değerler bütünü ortaya çıkarmaları süreci olduğunu düşünebiliriz. Örneğin, iki kişinin birlikteliğiyle meydana gelen bir evlilik kurumuyla, iki kişinin karakteriyle meydana gelen yeni, özgün ve soyut bir yapı oluşur. Bu yapı aynı zamanda iki farklı karakterin uzlaşısını yansıtır, uzlaşı sağlanamadığı takdirdeyse çiftler boşanma yoluna gidebilirler.

Çekirdek aileden tutun da imparatorluklara kadar her topluluk bir kültürel iskeletle ayakta durur, ki bu da bir bakıma bir uzlaşının sonucudur: Yasalar, ekonomik politikalar, siyasal rejimler ve benzeri çokça toplumsal açıdan önemli farklılıkların kökeni irdelendiğinde, toplumsal kültürün izlerine rastlamak mümkündür.

Toplumların bu kültürel boyutlarına bizi götüren ortaklıklar ve benzerlikler o kadar önemlidir ki; kültürel kodları bilinmeden bir toplumda yaşam sürmek, orayı anlamak ve orayla bütünleşmek neredeyse imkânsızdır. Örneğin bir toplumda alkış alacağınız bir konuşmanın, diğer bir toplumda yuhalanacağı bazen çok da kestirilemez değildir. Herhangi bir ülkede bulanacağınız bir davranış şükranla karşılanırken, başka bir ülkede aynı davranışınız yüzünden birileri silahını çekip sizi öldürmeye kastedebilir; kalabalıklar önünde anlattığınız bir fıkraya bir yerde herkes kahkaha atarken, başka bir yerde aynı fıkrayı anlatmaktan ötürü yargılanıp idamınız istenebilir. Nitekim biz insanlar, bu gerçeğin oldukça farkındayızdır ki, yalnızca kültürel özelliklerini hiç bilmediğimiz bir ülkeye gidince değil, aynı ülkede yaşadığımız halde, henüz yeni dâhil olduğumuz bir topluluk içinde bile adımlarımızı daha temkinli atmaya başlarız. En liberal toplumlar dahi bireyi belirli ölçüde asimile etme eğilimi gösterir, bunun mutlaka olumsuza doğru olması gerekmez, örneğin hoşgörüsü geniş bir toplum, katı görüşlü insanların halinden çok memnun olmaz, böyle bir durumda birey de o topluma uyum sağlamakta zorlanabilir. Suriyelilerin ülkelerinde yaşanan iç savaş nedeniyle başka ülkelere göç ederken belirli ülkeleri daha çok tercih etmelerinde, daha çok tercih edilen ülkelerin yabancıları karşı daha hoşgörülü bir yaklaşımı içeren bir kültüre sahip olduğunu düşünmelerinin de elbette payı olmalıdır.

Büyüyüp belli bir yaşa geldiğimde ülkelerin birbirinden birçok açıdan farklılıklar içerdiğini öğrenmem de, çocukluğumda ailelerin farklılıklarını görmem gibi beni şaşırtmıştı. Örneğin neden bazı ülkelerde fikir özgürlüğü en temel haklardan biri sayılırken, bazı ülkelerde insanlar fikirleri için işkence dahi görebiliyordu? Benim ailem ben büyürken neden bana bu kadar karışmıştı ve şimdi neden bu yaşımda bile hala onlara bağımlı yaşadığım halde bana hiç ses etmiyorlardı? Neden bazı ülkelerde bazı vefat etmiş ya da halen hayatta olan birtakım kişilerin her yaptığı ve söylediği tabu gibi dokunulmazken, bazı ülkelerde hiç kimse kim olursa olsun o kadar da gözde büyütülmüyordu? Bu ve benzeri soruların cevapları Geert Hofstede’ye göre toplumların kültürel farklılıklarında saklıydı.

Hofstede toplumlar arasındaki bu farklılıkları göz önüne serebilmek için 1980’lerde birçok ülkenin kültürü üzerinde araştırma yürüttü ve bu araştırma verilerinden yola çıkarak Kültürel Boyut Teorisi’ni geliştirdi. Bu teoride kültürel özellikleri altı boyuta ayırdı, bunları; güç mesafesi, bireyselcilik-toplumculuk, erillik-dişillik, belirsizlikten kaçınma, uzun vadeli uyum sağlama ve hoşgörü olarak isimlendirdi. Buna göre her ülke bu boyutların her birine farklı derecede eğilim gösteriyordu, diğer bir ifadeyle hiçbir toplum, örneğin mutlak manada eril ya da dişil değildi, erillik ve dişillik 0-100 arasındaki bir skala içindeki iki uç noktayı temsil ediyordu. Eril özellik baskın bir toplumda; rekabet, hırs ve güç arayışı gibi özellikler öne çıkarken; dişil özelliğin baskın olduğu toplumlarda; şefkat, dayanışma, kişilerarası iyi ilişkiler daha çok önemseniyordu.

Neden bazı ülkelerde tarihi ya da yaşayan kişilerin tabulaştırıldığı sorusunun cevabı ise, toplumdaki güç mesafesiyle ilişkiliydi. Yüksek güç mesafeli toplumlarda güçlü ve güçsüz arasında eşitsizlik normal kabul ediliyor ve üstteki kişiye itaat yüceltiliyordu. Aynı şekilde bir lidere yönelik yüksek atıflar bu toplumlarda görülürdü, bir anlamda babanın koltuğuyla annenin koltuğu birbirinden ayrılır, hiyerarşi oluşturulurdu. Üstün astı kontrol etmeliydi. Üstün astı kontrolü bireyciliğin önünü tıkayacağından farklı bir kategori de olsa, bu iki boyut arasında bir bağlantı dikkat çekicidir; çünkü bireyci toplumlarda insanlar bağımsız karar verebilme özelliği gösterirler. Diğer bir ifadeyle bir toplumdaki güç mesafesi yükseldikçe, genelde bireycilik azalma eğilimdedir.

Çalışmaya göre uzun vadeli uyumu yüksek toplumlar, örneğin Japonya gibi, Doğu Asya ülkelerinde yaygındır. Bu toplumlar genelde uzun vadeli kazanımlar için sabırlıdırlar; yatırımların geri dönüşümünü görmek gelecek nesilleri bulacak olsa bile uzun vadeli uyum yüksek toplumlarda, bu yatırımlar yapılır ve kaynakların kullanımında yalnızca içinde yaşanılan zaman gözetilerek karar verilmez.

Belirsizlikten kaçınma özelliği ise toplumların risk alma yönelimleriyle ilgili bize fikir verir, belirsizlikten kaçınması yüksek toplumlar bir bakıma bir asker gibi talimatnamelerle yaşamayı ve her şeyin kurallara bağlı olmasını isterler, diğer türlüsü onlar için stres yaratıcıdır. Çalışmada geçen kültürün hoşgörü boyutu da, insanların zevke yönelik dürtülerinin toplum tarafından karşılanma biçimini yansıtır.

Peki, toplumların kültürleriyle, çoğulcu demokratik bir sistemi gerçekleştirmeleri arasında bir ilişki olabilir mi? Bu soruya kestirmeden cevap verebilmek güç ve soruya cevap aramadan önce de demokrasinin ne olduğu konusu üzerinde bir uzlaşıya varılması gerekir. İçinde bulunduğumuz çağda, demokrasi kavramıyla yalnızca iktidarların düzenli aralıklarla yapılan seçimlerle iş başına gelmesini anlamanın yetersiz kalacağı açık, ki böyle bir sistemin adı daha çok çoğunlukçu ya da mutlak demokrasi diye geçiyor. Diğer taraftan günümüzde demokrasi kavramının genel olarak çoğulcu demokrasileri ifade etmek için kullanıldığı görülüyor ve çoğulcu demokrasiyi hayata geçirmek hiçbir zaman diğeri kadar kolay olamıyor. Çoğulcu bir demokrasi yasal bir dönüşüm kadar toplumsal bir dönüşümü de gerektiren bir yönetim sistemi; çünkü çoğulcu demokrasilerde seçimler kadar bu seçimlerin öncül unsurlarının niteliği de önem arz ediyor. Aynı zamanda, azınlığın sonradan çoğunluk haline gelebilmesi de yine bu öncüllerin sağlanabilmesiyle ilişki içinde. Azınlığın sonradan çoğunluğa dönüşme olanağının fiilen ortadan kalkmasının, seçimleri de şekli bir unsura dönüştüreceğini kestirmek çok zor olmasa gerek; çünkü çoğunluğun her zaman çoğunluk kalacağı bir atmosfer içinde, idarenin de seçimle değişme olasılığını düştükçe düşer. Üstelik çoğunlukçu bir demokraside, çoğunluğun öyle ya da böyle yer değiştirmesi söz konusu olsa bile, çoğulcu yapı olmadığından, hâlihazırda çoğunlukta olan kitleler sonradan azınlığa düşmeleri durumunda kimliklerinin de tehlikeye düşeceğini düşünebilirler. Çoğulcu demokraside ise; çoğunluğun politik görüşleri uygulamada tabiiyetiyle hâkim olsa da, insan haklarının temel ilkelerine bütün bir toplumca riayet edilmesi sayesinde azınlıkta kalan politik kesimler de kendilerini kimlik bakımından güvende hissedebilirler. Aynı zamanda böyle bir yapıda iktidarlar ancak denetlenebilir şeffaf bir yönetim anlayışıyla var olabileceklerinin farkındadırlar. Böyle bir yapıda, temel insan hakları konusundaki güvenceler sayesinde azınlıklar kendini çoğunluğun tehdidi altında hissetmeyeceğinden, azınlık fikirler de özgürce seslendirilebilir.

Demokrasinin kısaca bir tanımını yaptıktan sonra, şimdi de The Economist Intelligence Unit isimli bir şirket tarafından yaklaşık olarak bu bağlamda bir değerlendirmeyle hazırlanan demokrasi endeksindeki tam demokratik bir yönetime sahip bazı ülkelerle, bazı otokratik ülkelerin kültürel açıdan benzer eğilimler içinde olup olmadıklarına bakalım. Bu sayede kültür ile demokrasi arasında bir ilişki olup olmadığıyla ilgili fikir yürütebiliriz.

Mavi: Avustralya; Mor: Kanada; Yeşil:Norveç

kategorisinde yer alıyor ve bu üç ülke kültürel yönden de özellikle dört hususta çok belirgin olarak benzerlik göstermişler. Üç ülkede de; güç mesafesi düşük, bireycilik yüksek, belirsizlikten kaçınma orta ve hoşgörü yüksek eğilimli.  Dikkat edilirse, özellikle üç özelliğin demokratik bir toplum yapısının kültürel altyapısını oluşturma yönünden önemli hususlar olduğu da görülebilir. Listede otokratik olarak yer alan üç ülke için ise, Çin, Suudi Arabistan ve Suriye’yi emsal alırsak, bu ülkeler içinse iki kültürel özellik bakımından benzerlik göze çarpıyor. Bu ülkelerde; güç mesafesi yüksek, bireycilik düşük eğilimli… İşin ilginç tarafı ise, otokratik ülkelerdeki benzerlik gösteren iki parametrenin, tam demokratik ülkelerin benzer kültürel özellik gösterdiği iki parametreyle aynı kategoride yer alması ve aralarında ters yönlü bir ilişkinin var olması.  Diğer bir değişle, demokratik ülkeler kültürel bakımdan, eşitliğe önem veren güç mesafesi düşük ve bireyciliğin yüksek olduğu ülkelerken; otokratik ülkelerde durumun tam tersi istikamette olduğu görülüyor: Baskıcı rejimlerde insanlar, toplumsal statüsü yüksek kişilere insanüstü güçler atfedilerek yüceltiliyor ve yine buralarda bireyciliğin yerine toplumculuğun ağır bastığı bir toplumsal kültür benimsenmiş olduğu görülüyor.

Mavi: Çin; Mor: Suudi Arabistan; Yeşil: Suriye

Verilere bakılırsa, toplumsal kültürle demokratikleşme arasında bir ilişki olduğu söylenilebilir, fakat burada da akla şöyle bir soru daha düşüyor: Toplumların belirli bir kültürel eğilime sahip olmasının neden ne olabilir?

Toplumların ya da insanların belirli bir kültürel eğilime sahip olduğu doğrusu benim aklıma tam yatmıyor, çünkü bizler genelde doğamıza en uygun olanı isterken, şartlarımızı değiştirmenin belirsizliğinden korkan canlılarız. Değişimin getirdiği belirsizlik korkusu, özgürlük arzumuza çoğunlukla galip geliyor olabilir. Kimi zaman bir insanı ölüme, özgürlükten daha cesur adımlarla ilerlerken bile görebilmemiz bundandır biraz da. Her esaretin bir bedeli vardır ki, o da olsa olsa esarete alışmaktır. Esarete bir kere alışmayagörelim, o vakit her özgürlük müdafaamız “ama”lar ile kesintiye uğramaya başlar. Yaşadığını kanıksayan beyinlerimiz özgürlüğün adını sayıklamayı sürdürse de tarifini unutuverir bir yerden sonra.

Yorumlar kapatıldı.

Mission News Theme by Compete Themes.